Essay · Austrian School · 1896

Marksçı Sistemin Tamamlanışı Üzerine

Reading time
138 min
Published
1896
Summary

Eugen von Böhm-Bawerk, 1896'da yayımlanan bu polemik yazıda, Marx'ın Kapital'inin ölümünden sonra yayımlanan üçüncü cildinin, birinci ciltte ilan edilen çelişkiyi çözüp çözmediğini inceler: malların bir yandan içerdikleri emeğe göre değişilmesi, öte yandan eşit büyüklükteki sermayelerin eşit kâr getirmesi. Böhm-Bawerk önce Marx'ın değer ve artı değer öğretisini ve üretim fiyatları kuramını aktarır, ardından Marx'ın değer yasasının süregelen geçerliliğini ileri sürdüğü dört savı çözümler ve üçüncü cildin birincisini yadsıdığı sonucuna varır. Dördüncü bölümde, yanılgıyı emek değer önermesinin deneyimden ve psikolojik çözümlemeden kopuk, salt diyalektik bir türetimine bağlar. Bir son bölüm, Marx'ın değerini yalnızca düşünsel bir olgu olarak yorumlayan Werner Sombart'ın kurtarma denemesini eleştirel biçimde ele alır.

ÖN AÇIKLAMA

Karl Marx, bir yazar olarak imrenilecek kadar talihli bir adam olmuştur. Hiç kimse, eserinin kolay okunan ve kolay anlaşılan kitaplar arasında yer aldığını iddia etmek istemeyecektir. Güç bir diyalektiğin ve matematiksel bir donanımla işleyen yorucu çıkarımların önemli ölçüde daha az miktarı bile, çoğu başka kitap için geniş okur kitlesine ulaşmanın yolunu açmada aşılmaz bir engel hâline gelirdi. Marx, buna rağmen en geniş çevreler için ve hem de zorlu kitap okumayı âdet edinmemiş çevreler için bir havari olmuştur. Üstelik onun diyalektik akıl yürütmeleri, hiç de tartışmasız bir biçimde bunaltıcı bir kuvvete ve açıklığa sahip değildi. Tam tersine: bilimimizin en ciddi ve en saygın düşünürleri arasında yer alan Carl Knies gibi adamlar, daha ilk andan itibaren, hafife alınamayacak ve ağır basan kanıtlarla desteklenen şu suçlamayı dile getirmişlerdi: Marksçı öğreti, daha temelinde her türden mantıksal ve olgusal çelişkilerle malûldür. Böylelikle Marx'ın eserinin, hiçbir okur kesiminde elverişli bir yer bulamaması pekâlâ mümkün olabilirdi: geniş okur kitlesinde bulamazdı, çünkü onun güç diyalektiğinden hiçbir şey anlamıyordu; uzmanlarda da bulamazdı, çünkü bu diyalektikten ve onun zaaflarından fazlasıyla iyi anlıyorlardı. Gerçekte ise iş başka türlü gelişti.

Eserin, yazarının yaşadığı dönemde bir torso olarak kalmış olması da Marksçı eserin etkisine engel olmadı. Oysa insan – ve haksız da sayılmaz – özellikle yeni sistemlerin tek başına kalmış ilk ciltlerine karşı özellikle güvensiz davranmaya alışıktır. "Genel kısımlar"da genel ilkeler gerçekten de pek güzel ortaya konabilir; ancak bu ilkelerin, yazarlarının onlara atfettiği çözücü kuvvete gerçekten sahip olup olmadıkları, ancak sistemin inşasında, ancak sırayla bütün tekil olgularla karşı karşıya getirildiklerinde sınanmış olur. Ve bilimler tarihinde, umut ve iddia dolu bir biçimde yola çıkarılmış bir ilk cildi, yazarının yaşamasına ve sağlığının yerinde olmasına rağmen artık hiçbir ikinci cildin izlemediği durumlar hiç de seyrek değildir; çünkü işte yeni temel düşünce, somut olguların ateşten sınavını, daha dikkatli bakan yazarın kendi gözü önünde dahi geçememiştir. Karl Marx böyle bir güvensizlikten muzdarip olmadı. Yandaşlarının kitlesi, ilk cilde dayanarak ona, sistemin henüz yazılmamış ciltlerinin içeriğine yönelik dahi sınırsız ve inançlı bir güveni peşinen verdiler.

Krediyle verilen bu inanç, bir noktada özellikle çetin bir sınamaya tâbi tutuldu. Marx ilk cildinde, malların bütün değerinin onlarda cisimleşmiş emeğe dayandığını ve "değer yasası" gereğince malların böylece onlarda cisimleşmiş emeğin oranında değiş tokuş edilmek zorunda olduğunu öğretmişti: ayrıca, kapitalistlere düşen kârın ya da artı-değerin, işçilere uygulanan bir sömürünün meyvesi olduğunu; ne var ki artı-değerin büyüklüğünün, kapitalistin kullandığı tüm sermayenin büyüklüğüyle değil, yalnızca bunun "değişken" kısmının, yani işçi ücretlerinin ödenmesine harcanan kısmının büyüklüğüyle orantılı olduğunu; oysa üretim araçlarının satın alınmasına harcanan sözde "değişmez" sermayenin hiçbir "artı-değer eklenmesine" yol açamayacağını öğretmişti. Gerçekte ise hayatta sermaye kazancı, yatırılan toplam sermayeyle orantılıdır; ve bununla önemli ölçüde bağlantılı olarak, gerçekte mallar da onlarda cisimleşmiş emek miktarının oranında değiş tokuş edilmezler. Demek ki burada, sistem ile olgular arasında, tatmin edici bir aydınlatması neredeyse imkânsız görünen bir çelişki vardı. Mevcut bu çatışma Marx'ın da gözünden kaçmamıştı. Bu konuda şöyle der: "Bu yasa" – yani artı-değerin yalnızca sermayelerin değişken bileşenleriyle orantılı olduğu yasası – "görünüşe dayanan tüm deneyimle açıkça çelişir." Ancak devamla bu çelişkiyi yalnızca görünüşte bir çelişki ilan eder; çözümü daha pek çok ara halka gerektiren ve eserinin sonraki ciltleri için vaat edilen bir çelişki. Bilgili eleştiri ise, Marx'ın bu vaadini hiçbir zaman yerine getiremeyeceğini tam bir kesinlikle öngörebileceğini sanıyordu, çünkü çelişki uzlaştırılamaz bir çelişkiydi; ve bunu enine boyuna kanıtlamaya çalıştı. Ne var ki bu çıkarımlar onun yandaşlarının kitlesi üzerinde hiçbir etki bırakmadı; Marx'ın salt vaadi onlar için bütün mantıksal karşı-kanıtlardan daha çok değer taşıyordu.

Gerilim, üstadın ölümünden sonra yayımlanan eserinin ikinci cildi de ne ilan edilmiş olan çözüm denemesini – ki bu, eserin bütününün planına göre üçüncü cilde ayrılmıştı – ne de Marx'ın çözümü hangi yönde aramaya niyetlendiğine dair en ufak bir imayı bile getirince arttı. Buna karşılık yayıncı Friedrich Engels'in önsözü, bir yandan Marx'tan kalan elyazmasında çözümün yer aldığına dair yeniden kesin bir bildirimi, öte yandan da öncelikle edebî rakip Rodbertus'un yandaşlarına yöneltilmiş şu açık meydan okumayı içeriyordu: üçüncü cildin yayımlanmasına kadar geçecek sürede, "değer yasasını ihlal etmeksizin, hatta tam da onun temelinde nasıl eşit bir ortalama kâr oranının oluşabileceği ve oluşmak zorunda olduğu" bilmecesinin çözümünü kendi güçleriyle denemeleri çağrısı.

O meydan okumanın bu kadar çok sayıda ve hem de öncelikle yöneltilmiş olduğundan çok daha geniş çevrelerden karşılık bulmuş olmasını, düşünür Marx'a sunulabilecek en parlak saygı gösterilerinden biri sayıyorum. Yalnızca Rodbertus'un yandaşları değil, Marx'ın kendi kampından adamlar ve hatta sosyalist teorinin bu iki başından hiçbirine bağlılık göstermeyen, üstelik Marx tarafından muhtemelen "bayağı iktisatçı" olarak nitelendirilecek olan iktisatçılar dahi, Marx'ın henüz gizem perdesine bürünmüş düşünce silsilesinin varsayılan yapısına nüfuz etmek için birbirleriyle yarışırcasına çabaladılar. Marksçı Kapital'in ikinci cildinin yayımlandığı yıl olan 1885 ile üçüncü cildinin yayımlandığı yıl olan 1894 arasında, "ortalama kârlar" ve bunların "değer yasası" ile ilişkisi hakkında düpedüz bir ödüllü bilmece edebiyatı gelişti. Gerçi ödülü, yarışmacıların hiçbiri kazanamadı; nitekim artık o da hayata veda etmiş olan Fr. Engels'in, üçüncü cilde yazdığı önsözde onlar hakkında verdiği hükümde tespit ettiği gibi.

Marksçı sistemin bu son cildinin uzun süre gecikmeli yayımlanmasıyla mesele nihayet kesin karar evresine girmiştir. Bir çözüm vaadinin salt kendisinden, herkes dilediği kadar çok ya da az şey çıkarabiliyordu. Bir yandaki vaatler ile öteki yandaki gerekçeler, bir bakıma kıyaslanamaz nitelikteydi. Yabancı çözüm denemelerine karşı kazanılan başarılar dahi – bu denemeler, yaratıcılarının kanaatine ve çabasına göre ne kadar Marksçı teorinin ruhuna uygun tutulmuş olursa olsun – ikincisinin yandaşları tarafından kabul edilmek zorunda değildi: bunlar her zaman, başarısız taklitten vaat edilen asıl örneğe başvurabilirlerdi. Şimdi bu asıl örnek nihayet gün ışığına çıkmıştır ve böylece otuz yıllık çekişme için, içinde her iki tarafın da, durmaksızın gelecekteki ifşaatlarla oyalamak ya da Proteus misali kayıp duran sahte yorumlara sıçramak yerine, gereğince dayanması ve meseleyi sonuna kadar savaşarak çözmesi gereken sağlam, dar ve açık sınırlarla belirlenmiş bir savaş meydanı kazanılmıştır. Marx kendi bilmecesini gerçekten çözmüş müdür? Tamamlanmış sistemi, kendine ve olgulara sadık mı kalmıştır, yoksa kalmamış mıdır?

Chapter I.

DEĞER VE ARTI-DEĞER TEORİSİ

Marksçı sistemin temel direkleri, onun değer kavramı ile değer yasasıdır. Marx'ın sık sık yinelediği gibi, bunlar olmaksızın iktisadi süreçlerin her türlü bilimsel bilgisi imkânsız olurdu. Marx'ın bu ikisini türetme tarzı, sayısız kez ortaya konmuş ve tartışılmıştır. Yine de, bağlantı kurmak adına onun düşünce silsilesinin en temel halkalarını kısaca özetlememiz gerekir.

Marx, "değerin izini sürmek" için (I. 23)1 araştırmaya giriştiği inceleme alanını, baştan itibaren mallarla sınırlar; onun anlamında bu malları, sanırız bütün iktisadi mallar olarak değil, yalnızca piyasa için üretilmiş emek ürünleri olarak anlamamız gerekir⁶. "Malın analizi" ile başlar (I. 9). Mal, bir yandan, nitelikleri aracılığıyla herhangi bir türden insan ihtiyaçlarını karşılayan yararlı bir şey olarak bir kullanım değeridir; öte yandan değişim değerinin maddi taşıyıcılarını oluşturur. Analiz şimdi bu sonuncusuna geçer. "Değişim değeri ilkin, bir türden kullanım değerlerinin başka türden kullanım değerleriyle değiş tokuş edildiği nicel ilişki, oran olarak görünür; bu, zamanla ve mekânla sürekli değişen bir ilişkidir." Demek ki rastlantısal bir şey gibi görünür. Yine de bu değişim içinde kalıcı bir şey bulunmak zorundadır; Marx bunun izini sürmeye girişir. Bunu, bilinen diyalektik tarzında yapar. "İki malı, örneğin buğday ve demiri ele alalım. Değişim ilişkileri ne olursa olsun, bu ilişki her zaman, belli bir miktar buğdayın herhangi bir miktar demire eşitlendiği bir denklemle gösterilebilir; örneğin 1 quarter buğday = a kental demir. Bu denklem neyi söyler? İki ayrı şeyde, 1 quarter buğdayda ve aynı şekilde a kental demirde, aynı büyüklükte ortak bir şeyin var olduğunu. Demek ki ikisi de, kendi başına ne biri ne öteki olan üçüncü bir şeye eşittir. Demek ki ikisinin her biri, değişim değeri olduğu ölçüde, bu üçüncü şeye indirgenebilir olmak zorundadır."

"Bu ortak şey" – diye sürdürür Marx – "malların geometrik, fiziksel, kimyasal ya da başka bir doğal özelliği olamaz. Malların cisimsel özellikleri, ancak onları kullanışlı, yani kullanım değeri kıldıkları ölçüde hesaba katılır. Öte yandan malların değişim ilişkisi, açıkça onların kullanım değerlerinden soyutlamayla belirlenir. Bu ilişki içinde bir kullanım değeri, gereken oranda mevcut olduğu sürece, her başka kullanım değeri kadar geçerlidir. Ya da yaşlı Barbon'un dediği gibi: 'Bir mal türü, değişim değeri eşit büyüklükteyse, öteki kadar iyidir. Eşit büyüklükte değişim değerine sahip şeyler arasında hiçbir farklılık ya da ayırt edilebilirlik yoktur.' Mallar, kullanım değerleri olarak her şeyden önce farklı nitelikte iken, değişim değerleri olarak ancak farklı nicelikte olabilirler; demek ki bir zerre bile kullanım değeri içermezler."

"Şimdi malların cisimlerinin kullanım değerini bir yana koyarsak, onlara yalnızca tek bir özellik kalır, o da emek ürünü olma özelliğidir. Ne var ki emek ürünü de elimizde çoktan dönüşmüş durumdadır. Onun kullanım değerinden soyutlarsak, onu kullanım değeri kılan cisimsel bileşenlerden ve biçimlerden de soyutlamış oluruz. Artık ne masa, ne ev, ne iplik, ne de başka bir yararlı şeydir. Onun bütün duyusal nitelikleri silinmiştir. Artık ne marangoz emeğinin, ne yapı emeğinin, ne eğirme emeğinin, ne de başka belirli bir üretken emeğin ürünüdür. Emek ürünlerinin yararlı niteliğiyle birlikte, onlarda temsil edilen emeklerin yararlı niteliği de kaybolur; demek ki bu emeklerin farklı somut biçimleri de kaybolur; bunlar artık birbirinden ayrılmazlar, hep birlikte aynı insan emeğine, soyut insan emeğine indirgenmişlerdir."

"Şimdi emek ürünlerinin geriye kalan tortusunu ele alalım. Onlardan, aynı o hayaletimsi nesnelliğin dışında hiçbir şey kalmamıştır; ayrımsız insan emeğinin, yani harcanış biçimine bakılmaksızın harcanan insan emek gücünün salt bir pelte kütlesi. Bu nesneler artık yalnızca, üretimlerinde insan emek gücünün harcandığını, insan emeğinin yığıldığını temsil eder. Kendilerinde ortak olan bu toplumsal tözün kristalleri olarak onlar – değerlerdir."

Böylece değer kavramı bulunmuş ve belirlenmiştir. Diyalektik biçimi bakımından değişim değeriyle özdeş değildir, ne var ki onunla – daha şimdiden saptamak istediğim üzere – en içten, ayrılmaz bir ilişki içindedir: o, değişim değerinden çıkarılmış bir tür kavramsal damıtıktır. Marx'ın kendi sözleriyle söylemek gerekirse, "metaların değişim ilişkisinde ya da değişim değerinde kendini gösteren ortak olan şey"dir; nitekim tersine olarak da "değişim değeri, değerin zorunlu ifade tarzı ya da görünüş biçimi"dir (I. 13).

Marx, değer kavramının saptanmasından, onun ölçüsünün ve büyüklüğünün serimlenmesine geçer. Emek değerin tözü olduğundan, tüm malların değerinin büyüklüğü de tutarlı bir biçimde onlarda içerilen emek miktarına, daha doğrusu emek zamanına göre ölçülür. Ama tam da malı imal eden bireyin rastlantısal olarak gereksindiği o bireysel emek zamanına göre değil, "toplumsal olarak gerekli emek zamanı"na göre; Marx bunu, "herhangi bir kullanım değerini, mevcut toplumsal-normal üretim koşulları ve toplumsal emek beceri ve yoğunluk derecesi altında ortaya koymak için gereken emek zamanı" olarak açıklar (I. 14). "Bir kullanım değerinin değer büyüklüğünü belirleyen yalnızca, toplumsal olarak gerekli emeğin miktarı, ya da onun üretimi için toplumsal olarak gerekli emek zamanıdır. Tek tek meta burada genel olarak kendi türünün ortalama bir örneği sayılır. Bu yüzden, içinde eşit büyüklükte emek miktarları bulunan ya da aynı emek zamanında üretilebilen metalar, aynı değer büyüklüğüne sahiptir. Bir metanın değeri, herhangi bir başka metanın değerine, birinin üretimi için gerekli emek zamanının ötekinin üretimi için gerekli emek zamanına oranı gibi bir oran taşır. Değerler olarak tüm metalar yalnızca, donmuş emek zamanının belirli kütleleridir."

Tüm bunlardan, "meta değişimine içkin" olan (I. 141, 150) ve değişim ilişkilerine egemen olan büyük "değer yasası"nın içeriği türetilir. Bu yasa, önceki açıklamalardan sonra başka bir şey söyleyemeyeceği üzere, metaların kendi aralarında, içlerinde cisimleşmiş olan toplumsal olarak gerekli ortalama emeğin oranına göre değişildiğini söyler (örn. I. 52). Aynı yasanın başka ifade biçimleri, metaların "kendi değerlerine göre değişildiği" (örn. I. 142, 183, III. 167) ya da "eşdeğerin eşdeğerle değişildiği"dir (örn. I. 150, 183). Tek tek durumda, arz ve talebin anlık dalgalanmalarına göre, kuşkusuz değerlerin üzerinde ya da altında duran fiyatlar da görünür. Ama bu "piyasa fiyatlarının sürekli salınımları ... birbirini telafi eder, karşılıklı olarak ortadan kaldırır ve kendilerini, kendi iç kuralları olarak ortalama fiyata indirger" (I. 151, Not 37) (MEW 23, S. 180). Uzun vadede, "rastlantısal ve sürekli dalgalanan değişim ilişkilerinde" yine de her zaman "toplumsal olarak gerekli emek zamanı, düzenleyici bir doğa yasası olarak zorla kendini dayatır" (I. 52). Marx bu yasaya "meta değişiminin ebedi yasası" (I. 182), "akli olan", "dengenin doğal yasası" diye seslenir (III. 167): Söylendiği gibi gerçekten de görülen, metaların değerlerinden sapan fiyatlarla değişildiği durumlar, kurala oranla "rastlantısal" (I. 150, Not 37) ve sapmanın kendisi de "meta değişimi yasasının çiğnenmesi" olarak görülmelidir (I. 142).

Marx, bu değer-kuramsal temeller üzerinde, öğretisinin yapısının ikinci bölümünü, ünlü "artı-değer" öğretisini yükseltir. Kapitalistlerin sermayelerinden çekip aldıkları kazancın kaynağını inceler. Kapitalistler belirli bir para tutarını ortaya koyar, onu metalara dönüştürür ve sonra bunları – araya bir üretim süreci girerek ya da girmeksizin – satış yoluyla yeniden daha çok paraya dönüştürürler. Bu artış, çekilip alınan paranın başlangıçta avans olarak verilen para tutarını aşan bu fazlası, ya da Marx'ın deyişiyle bu "artı-değer" nereden gelir?

Marx önce, kendine özgü diyalektik dışlama tarzıyla, sorunun koşullarını sınırlandırır. İlkin, artı-değerin ne kapitalistin alıcı olarak metaları düzenli biçimde değerinin altında satın almasından, ne de satıcı olarak onları düzenli biçimde değerinin üzerinde satmasından doğabileceğini açıklar. Sorun böylece şu biçimde ortaya çıkar: "Bizim ... para sahibimiz metaları değerine satın almalı, değerine satmalı ve buna karşın sürecin sonunda, içine attığından daha çok para çekip almalıdır ... Sorunun koşulları bunlardır. Hic Rhodus, hic salta!" (I. 150 vd.).

Marx çözümü şimdi, kullanım değeri değişim değerinin kaynağı olma gibi kendine özgü bir niteliğe sahip bir metanın bulunmasında bulur. Bu meta, emek yeteneği ya da emek gücüdür. Piyasada şu iki katlı koşul altında satışa sunulur: işçinin kişisel olarak özgür olması – çünkü aksi takdirde satılık olan onun emek gücü değil, köle olarak bütün kişiliği olurdu –, ve işçinin "emek gücünün gerçekleştirilmesi için gerekli tüm nesnelerden" yoksun olması; çünkü aksi takdirde, kendi hesabına üretmeyi ve emek gücü yerine ürünlerini satışa sunmayı yeğlerdi. İşte kapitalist, bu meta ile ticaret yaparak artı-değeri elde eder. Şu biçimde.

"Emek gücü" metasının değeri, tıpkı her başka metanın değeri gibi, onun yeniden üretimi için gerekli emek zamanına göre belirlenir; yani bu durumda, işçinin geçimi için gerekli olduğu kadar geçim aracını üretmek için gerekli emek zamanına göre. Örneğin bir günlük gerekli geçim araçlarının üretimi için 6 saatlik toplumsal bir emek zamanı gerekliyse ve aynı zamanda, varsayalım ki, aynı emek zamanı 3 sh. altında cisimleşmişse, bir günlük emek gücü 3 sh. ile satın alınabilir olur. Kapitalist bu satın alımı tamamladığında, emek gücünün kullanım değeri ona ait olur ve o da işçiyi kendisi için çalıştırarak bunu gerçekleştirir. İşçiyi günde yalnızca, emek gücünün kendisinde cisimleşmiş olan ve onu satın alırken ödemek zorunda kaldığı kadar saat çalıştırsaydı, hiçbir artı-değer doğmazdı. Çünkü 6 emek saati, içinde cisimleştikleri ürüne, varsayıma göre 3 sh.den daha büyük bir değer ekleyemez; oysa kapitalist de ücret olarak tam bu kadar ödemiştir. Ama kapitalistler böyle davranmaz. Emek gücünü, ancak altı saatlik bir emek zamanına karşılık gelen bir fiyatla satın almış olsalar bile, işçiyi bütün gün kendileri için çalıştırırlar. Şimdi, bu gün boyunca yaratılan üründe, kapitalistin ödemek zorunda kaldığından daha çok emek saati cisimleşmiştir; bu yüzden ürün, ödenen ücretten daha büyük bir değere sahiptir ve aradaki fark, kapitaliste düşen "artı-değer"dir.

Bir örnek. Diyelim ki bir işçi 6 saatte 10 libre pamuğu iplik haline getirebiliyor. Diyelim ki bu pamuk kendi üretimi için 20 emek saati gerektirmiştir ve buna uygun olarak 10 sh. değerindedir. Ayrıca diyelim ki iplikçi, altı saatlik eğirme işi sırasında aletten, dört saatlik bir emeğe karşılık gelen ve dolayısıyla 2 sh. değerini temsil eden kadarını tüketiyor – o zaman eğirme işinde tüketilen üretim araçlarının toplam değeri, 24 emek saatine karşılık gelen 12 sh. olur. Eğirme sürecinde pamuk daha 6 emek saatini "emer": bitmiş iplik bu yüzden toptan 30 emek saatinin ürünüdür ve buna uygun olarak 15 sh. değerinde olacaktır. Kapitalistin, kiraladığı işçiyi günde yalnızca 6 saat çalıştırdığı varsayımı altında, ipliğin üretimi kapitaliste tam 15 sh.ye mal olmuştur: pamuk için 10 sh., aletlerin aşınması için 2 sh., emek ücreti için 3 sh. Hiçbir artı-değer ortaya çıkmaz.

Kapitalist işçiyi günde 12 saat çalıştırırsa durum bütünüyle başkadır. 12 saatte işçi, içinde daha önceden 40 emek saati cisimleşmiş ve bu yüzden 20 sh. değerinde olan 20 libre pamuğu işler, ayrıca aletlerden 8 emek saatinin 4 sh. değerindeki ürününü tüketir, ne var ki ham maddeye bir gün boyunca 12 emek saati, yani 6 sh.lik yeni bir değer ekler. Artık bilanço şu biçimdedir: Bir gün boyunca üretilen iplik toplamda 60 emek saatine mal olmuştur, bu yüzden 30 sh. değerindedir; kapitalistin harcamaları ise pamuk için 20 sh., alet aşınması için 4 sh. ve ücret için 3 sh., dolayısıyla toplamda yalnızca 27 sh.dir; şimdi geriye 3 sh.lik bir "artı-değer" kalır.

Demek ki Marx'a göre artı-değer, kapitalistin işçiyi günün bir bölümünde kendisi için çalıştırmasının ve bunun karşılığını ona ödememesinin bir sonucudur. İşçinin iş gününde iki bölüm ayırt edilebilir. Birinci bölümde, "gerekli emek zamanı"nda, işçi kendi geçimini, daha doğrusu onun değerini üretir; emeğinin bu bölümü için ücrette bir eşdeğer alır. İkinci bölüm boyunca, "artı-emek zamanı"nda ise "sömürülür", kendisi bunun için herhangi bir eşdeğer elde etmeksizin "artı-değer"i üretir (I. 205 vd.). "Tüm artı-değer ... tözü bakımından, ödenmemiş emek zamanının maddeleşmiş halidir" (I. 554).

Şimdi gelen artı-değerin büyüklük belirlemeleri çok önemli ve Marx'çı sistem için karakteristiktir. Artı-değerin büyüklüğü çeşitli başka büyüklüklerle ilişkiye sokulabilir. Bundan doğan oranlar ve oran sayıları, keskin biçimde birbirinden ayırt edilmelidir.

Önce, kapitalistin artı-değeri sahiplenmesine hizmet eden sermaye içinde, artı-değerin doğuşu bakımından bütünüyle farklı bir rol oynayan iki bileşen ayırt edilmelidir. Gerçekten yeni artı-değer yaratabilen yalnızca, kapitalistin işçilere yaptırdığı canlı emektir; oysa tüketilen üretim araçlarının değeri, değişmiş bir biçimde ürünün değerinde yeniden ortaya çıkarak yalnızca basitçe korunur, ama hiçbir artı-değer ekleyemez. "Demek ki sermayenin, üretim araçlarına, yani ham maddeye, yardımcı maddelere ve emek araçlarına dönüşen bölümü, üretim sürecinde değer büyüklüğünü değiştirmez" – bu yüzden Marx ona "değişmez sermaye" der. "Buna karşılık sermayenin emek gücüne dönüşen bölümü, üretim sürecinde değerini değiştirir. Kendi eşdeğerini ve bunun üzerinde bir fazlayı", işte artı-değeri, yeniden üretir. Bu yüzden Marx ona "değişken sermaye bölümü" ya da "değişken sermaye" der (I. 199) (I. S. 244). İşte artı-değerin, avans olarak verilen ve kendisinde "değer üreten" değişken sermaye bölümüyle taşıdığı orana Marx, artı-değer oranı der. Bu, artı-emek zamanının gerekli emek zamanına ya da ödenmemiş emeğin ödenmiş emeğe taşıdığı oranla özdeştir ve bu yüzden Marx'a göre "emeğin sömürü derecesinin tam ifadesi"dir (I. 207 vd.). Örneğin, işçinin 3 sh.lik günlük ücretinin değerini ortaya koyduğu gerekli emek zamanı 6 saat, günlük emek zamanı ise 12 saat ise – ki işçi ikinci 6 saat boyunca, artı-emek zamanı olarak, yine 3 sh.lik bir değeri, artı-değer olarak ortaya koyar –, o zaman artı-değer, ücret amacıyla avans olarak verilen değişken sermaye kadar eder ve artı-değer oranı %100 olarak hesaplanır.

Bundan bütünüyle farklı olan kâr oranıdır. Çünkü kapitalist, sahiplendiği artı-değeri yalnızca değişken sermaye bölümü üzerinden değil, kullandığı bütün sermayesi üzerinden hesaplar. Örneğin değişmez sermaye 410 Pfd. St., değişken sermaye 90 Pfd. St. ve artı-değer de 90 Pfd. St. ise, artı-değer oranı yukarıdaki gibi %100 olmakla birlikte, kâr oranı yalnızca %18'dir; yani 500 Pfd. St.lik yatırılmış toplam sermaye üzerine 90 Pfd. St. kâr.

Şimdi ayrıca açıktır ki, aynı bir artı-değer oranı, söz konusu sermayenin bileşimine göre çok farklı kâr oranları biçiminde ortaya çıkabilir ve çıkmak zorundadır: değişken sermaye kısmı ne kadar güçlü ve sabit sermaye kısmı ne kadar zayıf temsil edilirse, kâr oranı o kadar yüksek olur; çünkü bu sonuncusu, yani sabit sermaye, artı-değerin oluşumuna katkıda bulunmaz, fakat yalnızca değişken sermaye kısmına göre belirlenen artı-değerin kâr olarak hesaplanacağı tabanı büyütür. Örneğin – ki bu pratikte güçlükle mümkün olsa da – sabit sermaye sıfıra eşit, değişken sermaye ise 50 İngiliz Lirası ise ve yukarıdaki varsayıma göre artı-değer oranı %100 ise, üretilen artı-değer de 50 İngiliz Lirası olur; bu da yalnızca 50 İngiliz Lirası tutarındaki bir toplam sermaye üzerinden hesaplanacağından, bu durumda kâr oranı da tam %100'e ulaşır. Buna karşılık toplam sermaye sabit ve değişken sermayeden 4 : 1 oranında oluşmuşsa, başka bir deyişle 50 İngiliz Liralık değişken sermayeye 200 İngiliz Liralık bir sabit sermaye eklenirse, %100'lük bir artı-değer oranıyla oluşan 50 İngiliz Liralık artı-değer, 250 İngiliz Liralık bir toplam sermaye üzerinden dağıtılmak zorundadır ve bunun için yalnızca %20'lik bir kâr oranı temsil eder. Nihayet bileşim oranı 9 : 1 olsaydı, yani 50 İngiliz Liralık değişken sermayeye karşılık 450 İngiliz Liralık sabit sermaye, o zaman 50 İngiliz Liralık bir artı-değer 500 İngiliz Liralık bir toplam sermayeye düşerdi ve kâr oranı yalnızca %10 olurdu.

Bu durum şimdi son derece ilginç ve önemli bir sonuca, ve onun daha ileri izlenmesinde Marx sisteminin bütünüyle yeni bir aşamasına, üçüncü cildin en önemli yeniliğine götürür.

Chapter II.

ORTALAMA KÂR ORANI VE ÜRETİM FİYATLARI TEORİSİ

O sonuç ise şudur. Sermayelerin "organik bileşimi" (III. 124), farklı "üretim alanlarında" teknik nedenlerle zorunlu olarak farklıdır. Pek çok çeşitli teknik işlem gerektiren farklı sanayilerde, her bir iş günüyle çok eşitsiz bir miktar hammadde işlenir; ya da benzer işlemlerde hammaddelerin miktarı yaklaşık olarak eşit olsa bile, değerleri yine de çok farklı olabilir, örneğin metal sanayisinin hammaddeleri olarak bakır ile demir arasında olduğu gibi; ya da nihayet, her bir çalıştırılan işçiye düşen tesisatın, aletlerin, makinelerin miktarı ve değeri eşitsiz olabilir. Bütün bu farklılık etkenleri, eğer ender istisnai durumlarda rastlantısal olarak tam da birbirini telafi etmiyorlarsa, farklı üretim dalları için, üretim araçlarına yatırılan sabit sermaye ile emek satın almaya kullanılan değişken sermaye arasında farklı bir oran koşullarlar. Dolayısıyla bir ulusal ekonominin her üretim dalının, içinde uygulanan sermayenin kendine özgü, farklı bir "organik bileşimi" vardır. Buraya kadarki açıklamaların anlamına göre, eğer gerçekten de Marx'ın şimdiye dek hep varsaydığı gibi, mallar "değerlerine göre" ya da içlerinde cisimleşen emeğin oranında değişiliyorsa, o halde eşit bir artı-değer oranında her üretim dalı da farklı, sapan bir kâr oranı göstermeliydi ve göstermek zorundaydı.

Böylece Marx, teorisinin o ünlü büyük resifinin önüne gelir; bu resifin aşılabilirliği, son on yılın Marx literatürünün en önemli tartışma konusunu oluşturmuştur. Onun teorisi, aynı büyüklükte fakat eşitsiz organik bileşimde sermayelerin eşitsiz kârlar göstermesini gerektirir; oysa gerçek dünya, en açık biçimde şu yasanın egemenliği altında görünür: aynı büyüklükteki sermayeler, olası farklı organik bileşimlerine bakılmaksızın, eşit kâr getirir. Bu çelişkiyi Marx'ın kendi sözleriyle saptamasına izin verelim:

"Demek ki gösterdik: farklı sanayi dallarında, sermayelerin farklı organik bileşimine uygun olarak, ve belirtilen sınırlar içinde aynı zamanda farklı devir sürelerine uygun olarak, eşitsiz kâr oranları egemen olur; ve dolayısıyla eşit artı-değer oranında bile, yalnızca aynı organik bileşimdeki sermayeler için – aynı devir süreleri varsayıldığında – şu yasanın (genel eğilim itibarıyla) geçerli olduğu görülür: kârlar, sermayelerin büyüklükleriyle aynı oranda davranır ve dolayısıyla eşit büyüklükteki sermayeler, eşit zaman dilimlerinde eşit büyüklükte kârlar getirir. Geliştirilen bu husus, şimdiye dek genel olarak gelişmemizin temeli olan şu temele dayanır: malların değerlerine göre satıldığı. Öte yandan, gerçeklikte, önemsiz, rastlantısal ve birbirini dengeleyen farklılıklar bir yana, farklı sanayi dalları için ortalama kâr oranlarındaki farklılığın var olmadığına ve kapitalist üretimin bütün sistemini ortadan kaldırmaksızın var olamayacağına kuşku yoktur. Demek ki öyle görünüyor ki, değer teorisi burada gerçek hareketle bağdaşmazdır, üretimin fiili olgularıyla bağdaşmazdır ve dolayısıyla bunları kavramaktan büsbütün vazgeçilmesi gerekir." (III. 131 vd.)

Şimdi Marx'ın kendisi bu çelişkiyi nasıl çözmeye çalışıyor? Bu, kısaca söylemek gerekirse, Marx'ın şimdiye dek hep çıkış noktası aldığı varsayım pahasına olur, yani malların değerlerine göre satıldığı varsayımı pahasına. Marx bu varsayımı bundan böyle yalın bir biçimde bir kenara bırakır. Bu vazgeçişin Marx sistemi için ne anlama geldiğini, biraz sonra eleştirel yargımızı oluşturmamız gerekecek. Şimdilik Marx'ın düşünce akışına ilişkin özetleyici sunumuma devam ediyorum, hem de Marx'ın da açıklamasının temeline koyduğu tablo halindeki bir örnek üzerinden.

Bu örnek, her seferinde içlerinde yatırılan sermayelerin farklı organik bileşimine sahip beş farklı üretim alanını karşılaştırmaya alır ve bunu yaparken önce malların değerlerine göre satıldığı yolundaki önceki varsayıma hâlâ bağlı kalır. Bu varsayımın sonuçlarını ortaya koyan aşağıdaki tablonun açıklanması için şunu da belirtelim ki, c sabit sermayeyi, v değişken sermayeyi ifade eder; ve gerçek yaşamın fiili farklılıklarına hakkını vermek için, örnekte (Marx ile birlikte) uygulanan sabit sermayelerin eşitsiz hızda "aşındığı", böylece sabit sermayenin yalnızca bir kısmının, hem de farklı üretim alanlarında eşitsiz büyüklükte bir kısmının yıllık olarak tüketildiği varsayılır. Malın değerine doğal olarak yalnızca sabit sermayenin tüketilen kısmı, "tüketilen c" girer, oysa kâr oranının hesaplanması için bütün "uygulanan c" hesaba katılır.

Tablo 1

Sermaye No Artı-değer oranı Artı-değer Kâr oranı Tüketilen c Malların değeri
I 80 c + 20 v %100 20 %20 50 90
II 70 c + 30 v %100 30 %30 51 111
III 85 c + 15 v %100 15 %15 40 70
IV 60 c + 40 v %100 40 %40 51 131
V 95 c + 5 v %100 5 %5 10 20

Görüldüğü gibi bu tablo, farklı üretim alanları için, emeğin eşit ölçüde sömürülmesinde, sermayelerin farklı organik bileşimine uygun olarak çok farklı kâr oranları gösterir. Ne var ki aynı olgular ve verileri başka bir bakış açısından da değerlendirmek mümkündür.

"Beş alana yatırılan sermayelerin toplam tutarı = 500; bunlar tarafından üretilen artı-değerin toplam tutarı = 110; bunlar tarafından üretilen malların toplam değeri = 610. 500'ü, I – V'in yalnızca farklı kısımlarını oluşturduğu tek bir sermaye olarak ele alırsak (nitekim bir pamuk fabrikasında çeşitli bölümlerde, tarak odasında, ön eğirme odasında, eğirme salonunda ve dokuma salonunda değişken ve sabit sermayenin farklı oranı mevcuttur ve bütün fabrika için ortalama oranın ancak hesaplanması gerekir), o zaman birincisi, 500'lük sermayenin ortalama bileşimi = 390 c + 110 v, ya da yüzde olarak 78 c + 22 v olurdu. 100'lük sermayelerin her biri yalnızca toplam sermayenin 1/5'i olarak ele alındığında, bileşimi 78 c + 22 v olan bu ortalama bileşim olurdu; aynı şekilde her 100'e ortalama artı-değer olarak 22 düşerdi; dolayısıyla ortalama kâr oranı = %22 olurdu" (III. 133/4)

Şimdi tek tek malların, beş kısmi sermayenin her birinin fiilen bu aynı ortalama kâr oranını elde etmesi için, hangi fiyatlardan satılması gerekir? Bunu aşağıdaki tablo gösterir. Bu tabloda ara halka olarak "maliyet fiyatı" rubriği eklenmiştir; Marx bununla, malın o değer kısmını anlar ki, bu kısım kapitaliste tüketilen üretim araçlarının fiyatını ve uygulanan emek gücünün fiyatını yerine koyar, ama henüz hiçbir artı-değer ya da kâr içermez, dolayısıyla v + tüketilen c toplamına eşittir.

Tablo 2

20 v | 20 | 50 | 90 | 70 | 92 | %22 | + 2 | | II

70 c +

30 v | 30 | 51 | 111 | 81 | 103 | %22 | - 8 | | III

40 v | 40 | 51 | 131 | 91 | 113 | %22 | - 18 | | IV

Sermaye No. Artı-değer Tüketilen c Malların değeri Malların maliyet fiyatı Malların fiyatı Kâr oranı Fiyatın değerden sapması
I
80 c +
60 c +
85 c +
95 c + 5
v 5 10 20 15 37 %22 + 17

"Toplu olarak" – Marx bu tablonun sonuçlarını şöyle yorumlar – "mallar 2 + 7 + 17 = 26 değerin üzerinde ve 8 + 18 = 26 değerin altında satılır; öyle ki fiyat sapmaları, artı-değerin eşit dağılımı yoluyla ya da 100 yatırılan sermayeye düşen 22'lik ortalama kârın, I – V mallarının ilgili maliyet fiyatlarına eklenmesi yoluyla, karşılıklı olarak birbirini ortadan kaldırır; malların bir kısmının değerinin üzerinde satıldığı oranda, bir başka kısmı değerinin altında satılır. Ve yalnızca bunların bu tür fiyatlardan satılması, kâr oranının I – V için, I – V sermayelerinin farklı organik bileşimine bakılmaksızın, eşit ölçüde, %22 olmasını mümkün kılar" (III, 135).

Bütün bunlar, Marx'ın devamında açıkladığı gibi, salt varsayımsal bir kabul değil, tam bir gerçekliktir. Etkin eden, rekabettir. Gerçi farklı üretim dallarında yatırılan sermayelerin farklı organik bileşimi nedeniyle "farklı üretim dallarında hüküm süren kâr oranları başlangıçta birbirinden çok farklıdır". Ama "bu farklı kâr oranları, rekabet aracılığıyla, bütün bu farklı kâr oranlarının ortalaması olan genel bir kâr oranına eşitlenir. Organik bileşimi ne olursa olsun, belirli büyüklükteki bir sermayeye bu genel kâr oranına göre düşen kâra ortalama kâr denir. Bir malın, maliyet fiyatına artı, devir koşullarının oranında ona düşen, üretiminde kullanılan (yalnızca üretimde tüketilen değil) sermaye üzerinden yıllık ortalama kârın payına eşit olan fiyatı, onun üretim fiyatıdır" (III. 136). Bu, gerçekte Adam Smith'teki natural price ile, Ricardo'nun price of production'ı ile, Fizyokratların prix nécessaire'i ile özdeştir (III. 178). Ve tek tek malların fiili değişim oranı artık onların değerleriyle değil, üretim fiyatlarıyla belirlenir; ya da Marx'ın ifade etmeyi sevdiği gibi: "değerler üretim fiyatlarına dönüşür" (ör. III. 176). Değer ile üretim fiyatı yalnızca istisnaî olarak ve âdeta tesadüfen, organik bileşimi tesadüfen toplumsal toplam sermayenin ortalama bileşimine tam denk gelen bir sermaye yardımıyla üretilen mallarda çakışır. Diğer bütün durumlarda değer ile üretim fiyatı zorunlu ve ilkesel olarak birbirinden ayrılır. Hem de şu anlamda. Marx'a göre "yüzde olarak toplumsal ortalama sermayeden daha fazla değişmez, yani daha az değişken sermaye içeren sermayelere: daha yüksek bileşimli sermayeler; tersine, değişmez sermayenin görece küçük, değişken sermayenin ise toplumsal ortalama sermayedekinden daha büyük bir yer tuttuğu sermayelere, düşük bileşimli sermayeler" deriz. Böylece, ortalama bileşimden "daha yüksek" bir sermaye yardımıyla üretilen bütün o mallarda üretim fiyatı değerlerinin üzerinde, ters durumda ise değerin altında olacaktır. Ya da: birinci türden mallar zorunlu ve düzenli olarak değerlerinin üzerinde, ikinci türden mallar değerlerinin altında satılacaktır (III. 142 vd. ve sıkça).

"Çeşitli üretim alanlarındaki kapitalistler, mallarını satarken bu malların üretiminde tüketilen sermaye değerlerini geri çekseler de, kendi alanlarında bu malların üretiminde üretilen artı-değeri ve dolayısıyla kârı tahsil etmezler; yalnızca, toplumun toplam sermayesi tarafından bütün üretim alanlarında birlikte belirli bir zaman diliminde üretilen toplam artı-değerden veya toplam kârdan, toplam sermayenin her bir nispî kısmına eşit dağılımla düşen kadar artı-değeri ve dolayısıyla kârı tahsil ederler. Yatırılan her sermaye, bileşimi ne olursa olsun, her yıl veya başka bir zaman diliminde, toplam sermayenin belirli bir kısmı olarak 100'e bu zaman dilimi için düşen kârı 100 başına çeker. Burada, kâr söz konusu olduğu ölçüde, çeşitli kapitalistler, kâr paylarının 100 başına eşit olarak dağıtıldığı ve bu nedenle çeşitli kapitalistler için yalnızca her birinin toplam girişime koyduğu sermayenin büyüklüğüne, toplam girişime orantılı katılımına, hisse senedi sayısına göre farklılaştığı bir anonim şirketin sıradan hissedarları gibi davranırlar." (III. 136 vd.)

Toplam kâr ile toplam artı-değer özdeş büyüklüklerdir (III. 151, 152). Ve ortalama kâr, "artı-değerin toplam kütlesinin, her üretim alanındaki sermaye kütlelerine büyüklükleri oranında dağıtılmasından" başka bir şey değildir (III. 153).

Bundan doğan önemli bir sonuç, tek tek kapitalistin çektiği kârın hiçbir şekilde yalnızca kendisinin çalıştırdığı emekten kaynaklanmadığıdır (III. 149); aksine çoğu kez büyük ölçüde, hatta bazen, örneğin tüccar sermayesinde (III. 265), tümüyle, ilgili kapitalistin hiçbir temas içinde olmadığı işçilerden kaynaklanır. Marx nihayet, "asıl güç meselesi" olarak gördüğü bir soruyu daha sorup yanıtlamayı gerekli bulur: yani "kârların genel kâr oranına yönelik bu eşitlenmesi nasıl gerçekleşir; çünkü o açıkça bir sonuçtur ve bir çıkış noktası olamaz?" sorusunu (III. 153).

Önce şu görüşü geliştirir: Kapitalist üretim tarzının henüz egemen olmadığı, yani işçilerin gerekli üretim araçlarına bizzat sahip olduğu bir toplumsal durumda, mallar fiilen gerçek değerlerine göre birbirleriyle değişilir ve böylece kâr oranları eşitlenmezdi. Fiilen var olan kâr oranı farklılığı ise, işçiler bu durumda yine de hep eşit emek zamanı için eşit artı-değeri, yani zorunlu gereksinimlerinin ötesinde eşit değeri elde edip kendileri için tutabildiklerinden, "kayıtsız kalınacak bir durum olurdu; tıpkı bugün ücretli işçi için, kendisinden çekip alınan artı-değer miktarının hangi kâr oranında ifade edildiğinin kayıtsız kalınacak bir durum olması gibi" (III. 155). Üretim araçlarının işçiye ait olduğu böyle ilişkiler tarihsel olarak daha erken olanlar olduğundan ve hem eski hem de modern dünyada, örneğin kendi toprağını işleyen toprak sahibi köylüde ve zanaatkârda bulunduğundan, Marx şu ifadeye hak kazandığını düşünür: "malların değerlerini yalnızca teorik olarak değil, tarihsel olarak da üretim fiyatlarının priusu olarak görmek tamamen yerindedir" (III. 156).

Ne var ki kapitalist olarak örgütlenmiş toplumda, değerlerin üretim fiyatlarına bu dönüşümü ve bununla bağlantılı kâr oranlarının eşitlenmesi gerçekten gerçekleşir. Bu eşitlenme sürecinin itici güçleri ve bunların etki tarzı hakkında Marx, piyasa değerinin ve piyasa fiyatının oluşumunun, özellikle piyasaya gelen malın çeşitli kısımlarının farklı elverişli üretim koşulları altında üretilmesi durumunun ele alındığı uzun hazırlayıcı tartışmaların ardından, çok açık ve özlü biçimde şu sözlerle ifade eder: "Mallar ... değerlerine satılırsa, ... çok farklı kâr oranları doğar ... Ne var ki sermaye, düşük kâr oranlı bir alandan çekilip daha yüksek kâr getiren diğerine atılır. Bu sürekli göç ile, tek sözcükle, kâr oranının orada düştüğü, burada yükseldiği ölçüde çeşitli alanlar arasında dağılması yoluyla, sermaye, arzın talebe öyle bir ilişkisini sağlar ki, ortalama kâr çeşitli üretim alanlarında aynı olur ve böylece değerler üretim fiyatlarına dönüşür" (III. 175/6).2

15 v | 15 | 40 | 70 | 55 | 77 | %22 | + 7 | | V

Chapter III.

ÇELİŞKİ SORUNU

Bu satırların yazarı, uzun yıllar önce, eşit bir ortalama kâr oranının Marx'ın değer yasasıyla bağdaşabilirliği üzerine başta betimlenen literatür gelişmeden çok önce, bu konudaki görüşünü şu sözlerle ifade etmişti: "Ya ürünler uzun vadede gerçekten kendilerine bağlı emek oranında değişilir ... – o zaman sermaye kazançlarının düzleşmesi olanaksızdır. Ya da sermaye kazançlarının bir düzleşmesi gerçekleşir – o zaman ürünlerin kendilerine bağlı emek oranında değişilmeye devam etmesi olanaksızdır".⁹

Bu iki önkoşulun fiili bağdaşmazlığı, Marx cephesinden ilk kez birkaç yıl önce Conrad Schmidt tarafından kabul edilmişti.¹⁰ Artık ustanın bizzat kendisinin sahih teyidine sahibiz. Açık ve net biçimde, eşit bir kâr oranının ancak malların öyle fiyatlarla satılması yoluyla mümkün olduğunu dile getirmiştir ki, bunda malların bir kısmı değerinin üzerinde, diğeri altında, yani içlerinde cisimleşen emeğin oranından sapan bir oranda değişilir. Bu iki bağdaşmaz önermeden hangisini gerçekliğe karşılık gelen olarak gördüğü konusunda da bizi kuşkuda bırakmamıştır. Şükranla karşılanacak bir açıklık ve dolaysızlıkla öğretir ki, bu, sermaye kazançlarının düzleşmesidir. Ve aynı açıklık ve dolaysızlıkla öğretmekten geri durmaz: fiilen tek tek mallar birbiriyle kendilerine bağlı emeğin oranında değil, sermaye kazançlarının düzleşmesinin gerektirdiği, bundan sapan oranda değişilir.

Üçüncü ciltteki bu öğreti, birinci cildin ünlü değer yasasıyla hangi ilişki içindedir? "Görünüşteki" çelişkinin bunca merakla beklenen çözümünü içeriyor mu? "Değer yasasının çiğnenmesi olmaksızın, hatta onun temelinde, eşit bir ortalama kâr oranının nasıl oluşabileceğinin ve oluşması gerektiğinin" kanıtını içeriyor mu? Yoksa daha çok bunun tam tersini mi içeriyor: yani gerçek, uzlaşmaz bir çelişkinin saptanmasını ve eşit ortalama kâr oranının ancak sözde değer yasası geçerli olmadığında ve geçerli olmadığı için oluşabileceğinin kanıtını mı?

Sanırım, tarafsız ve serinkanlı bakan herkes uzun süre kuşkuda kalamaz. Birinci ciltte mümkün olan en büyük vurguyla öğretilmişti ki, bütün değer emeğe ve yalnızca emeğe dayanır, malların değerleri birbirine, üretimleri için gerekli emek zamanı gibi orantılıdır; bu önermeler doğrudan ve yalnızca, kendilerine "içkin" oldukları malların değişim ilişkilerinden türetilmiş ve damıtılmıştı; bize "malların değişim değerinden ve değişim ilişkisinden yola çıkarak, onda gizlenen değerin izini sürmek" öğretilmişti (I. 23); değer bize, "malların değişim ilişkisinde kendini gösteren" ortak şey olarak açıklanmıştı (I. 13); zorlayıcı, hiçbir istisnaya izin vermeyen bir çıkarımın biçimi ve vurgusuyla bize söylenmişti ki, iki malın değişimde eşitlenmesi, onlarda "aynı büyüklükte ortak bir şeyin" var olduğunu, her ikisinin de buna "indirgenebilir olması gerektiğini" dile getirir (I. 11); buna göre, anlık, tesadüfî sapmalar bir yana – ki bunlar zaten "meta değişimi yasasının ihlali olarak görünür" (I. 142) –, uzun vadede ve ilkesel olarak, eşit miktarda emek cisimleştiren mallar birbiriyle değişilmelidir. – Ve şimdi, üçüncü ciltte, bize özlü ve kuru bir biçimde açıklanıyor ki, birinci cildin öğretisine göre olması gereken şey değildir ve olamaz; tek tek mallar, hem de tesadüfen ya da geçici olarak değil, zorunlu ve kalıcı olarak, cisimleşen emeğin oranından başka bir oranda birbiriyle değişilir ve değişilmek zorundadır!

Elimde değil, burada bir çelişkinin açıklanmasına ve uzlaştırılmasına dair hiçbir şey görmüyorum; tersine çıplak çelişkinin kendisini görüyorum. Marx'ın üçüncü cildi birincisini yadsır. Ortalama kâr oranı ve üretim fiyatları teorisi, değer teorisiyle bağdaşmaz. Mantıklı düşünen herkesin edinmesi gerektiğine inandığım izlenim budur. Bu izlenim hayli yaygın biçimde de yerleşmiş görünüyor. Loria, canlı ve imgelerle dolu anlatımıyla, Marx'ın "bir çözüm yerine bir mistifikasyon" sunduğu yönünde "sert ama haklı bir yargıya" varmaya kendini zorunlu hisseder; üçüncü cildin yayımlanmasında Marx sisteminin "Rusya seferini", "en eksiksiz teorik iflasını", bir "bilimsel intiharı", "kendi öğretisinden en biçimsel vazgeçişini" (l'abdicazione più esplicita alla dottrina stessa) ve "tiksindiği ekonomistlerin en ortodoks öğretilerine tam ve eksiksiz katılışını" görür.¹¹

Ne var ki Marx'ın sistemine Werner Sombart kadar yakın duran bir adam bile, üçüncü cildin okurların çoğunluğunda yaratacağı en olası etkiyi "genel bir baş sallama" olarak nitelemek zorunda kalır. "Çoğu kişi, şimdi sunulduğu biçimiyle 'ortalama kâr oranı bilmecesi'nin 'çözümü'nü bir 'çözüm' olarak görmeye hiç de eğilimli olmayacaktır; düğümün kesilip atıldığını, fakat hiçbir biçimde çözülmediğini düşüneceklerdir. Çünkü eğer şimdi bir anda derinlerden 'son derece sıradan' bir üretim maliyetleri teorisi ortaya çıkıyorsa, bu işte tam da ünlü değer öğretisinin masanın altına düştüğü anlamına gelir. Çünkü kârı açıklamak için sonunda yine üretim maliyetlerine varıyorsam: o halde değer ve artı-değer teorisinin onca hantal aygıtı ne işe yarar?"¹² Sombart kendisi için kuşkusuz başka bir hüküm saklı tutar. Tuhaf bir kurtarma girişiminde bulunur; ancak kurtarılacak olandan o kadar çok şey denize atılır ki, bununla taraflardan herhangi birinin teşekkürünü kazanıp kazanamayacağı bana oldukça kuşkulu görünür. Her halükârda ilginç ve öğretici olan bu kurtarma girişimine daha yakından eğileceğim. Ama henüz o noktada değiliz; ölümünden sonraki savunucudan önce, böylesine önemli bir konunun hak ettiği bütün dikkat ve özenle ustanın kendisini dinlememiz gerekir.

Pek tabii olduğu üzere, Marx'ın kendisi de "çözüm"üne, bunun bir "çözüm" değil, değer yasasının terk edilmesi olduğu yolunda bir itirazda bulunulacağını önceden görmek zorundaydı. Marx'ın yapıtında, biçim bakımından olmasa da öz bakımından bulunan, öngörülmüş bir öz-savunma açıkça bu önseziye borçludur varlığını. Marx, değerlerden sapan üretim fiyatlarının değişim ilişkilerine doğrudan egemen olmasına rağmen, yine de her şeyin değer yasası çerçevesi içinde hareket ettiği ve bu yasanın, hiç değilse "son tahlilde", fiyatlar üzerinde egemenlik kurmaya devam ettiği yolundaki açık iddiayı sayısız yerde araya sokmayı ihmal etmez. Bu görüşü çeşitli açıklamalar ve gözlemlerle inandırıcı kılmaya çalışır. Bunlar tekdüze bir nitelik taşımaz. Marx bu konuda, başka durumlarda alışkanlığı olduğu gibi, biçimsel ve kapalı bir kanıtlama yürütmez; yalnızca, böyle yorumlanabilecek çeşitli türden kanıtlar ya da dönüşler içeren, yan yana ilerleyen bir dizi arızi gözlem verir. Bu durumda, Marx'ın bu kanıtlardan hangisine asıl ağırlığı vermek istediğini, ne de bu çeşitli kanıtların birbiriyle ilişkisini nasıl tasavvur ettiğini değerlendirmek mümkün değildir. Nasıl olursa olsun, gerek ustaya gerekse eleştirel görevimize hakkını vermek istiyorsak, her halükârda bu kanıtların her birine en titiz dikkati ve önyargısız değerlendirmeyi borçluyuz.

Kanıt: tek tek mallar birbirleri arasında değerlerinin üstünde ya da altında satılsalar bile, bu karşıt sapmalar yine de birbirini ortadan kaldırır ve dolayısıyla toplumun kendisinde – tüm üretim dallarının bütünlüğü göz önünde tutulduğunda – üretilen malların üretim fiyatlarının toplamı yine de değerlerinin toplamına eşit kalır.

Kanıt: değer yasası, üretim için gereken çalışma süresinin azalması ya da artmasının üretim fiyatlarını yükseltmesi ya da düşürmesi yoluyla fiyatların hareketine egemen olur (III. 158, benzer biçimde III. 156).

Kanıt: değer yasası, Marx'ın iddiasına göre, değerlerin üretim fiyatlarına dönüşümünün henüz gerçekleşmediği belirli "ilksel" aşamalarda, mal değişimine kısılmamış bir otoriteyle egemendir.

Kanıt: Girift halk ekonomisinde değer yasası, en azından dolaylı olarak ve "son tahlilde" üretim fiyatlarını "düzenler"; öyle ki, değer yasasına göre belirlenen malların toplam değeri toplam artı-değeri, bu ise ortalama kârın yüksekliğini ve dolayısıyla genel kâr oranını düzenler (III. 159).

Bu kanıtları, her birini ayrı ayrı, içerikleri bakımından sınayalım.

BİRİNCİ KANIT

Marx, üretimlerinde ortalamanın üstünde ya da altında bir payla sabit sermaye işin içine girmiş olmasına göre, tek tek malların birbirleri arasında değerlerinin üstünde ya da altında değiştirildiğini kabul eder. Ne var ki, karşıt yönlerde gerçekleşen bu bireysel sapmaların her zaman birbirini telafi ettiği ya da ortadan kaldırdığı, böylece ödenen tüm fiyatların toplamının yine de tam olarak tüm değerlerin toplamına karşılık geldiği vurgulanır. "Malların bir kısmının değerinin üstünde satıldığı oranda, bir başkası değerinin altında satılır" (III. 135). "I – V mallarının toplam fiyatı (Marx'ın kullandığı tablo örneğinde) demek ki onların toplam değerine eşit olurdu, ... dolayısıyla fiilen I – V mallarında içerilen, geçmiş ve yeni eklenmiş toplam çalışma miktarının para ifadesi olurdu. Ve bu biçimde, toplumun kendisinde – tüm üretim dallarının bütünlüğü göz önünde tutulduğunda – üretilen malların üretim fiyatlarının toplamı, değerlerinin toplamına eşittir" (III. 138). Bundan en sonunda – az ya da çok açık biçimde – şu kanıt çıkarılır: hiç değilse tüm malların toplamı için ya da bütün olarak toplum için değer yasası geçerliliğini gösterir. "Ne var ki bu, her zaman, bir malda artı-değer için fazla giren şeyin bir başkasında eksik girmesi ve dolayısıyla malların üretim fiyatlarında yer alan değerden sapmaların da birbirini ortadan kaldırması biçiminde çözülür. Bütün kapitalist üretimde genel yasa, egemen eğilim olarak, ancak çok girift ve yaklaşık bir biçimde, ebedi dalgalanmaların asla saptanamayan ortalaması olarak kendini dayatır." (III. 140)

Bu kanıt Marx literatüründe yeni değildir. Birkaç yıl önce, benzer bir durumda, Conrad Schmidt tarafından büyük bir vurguyla ve belki de şimdi Marx'ın kendisinden bile daha büyük bir ilkesel açıklıkla öne sürülmüştü. Ortalama kâr oranı bilmecesini çözme girişiminde Schmidt de, Marx'tan farklı bir ara gerekçeyle olsa da, tek tek malların birbirleri arasında kendilerine yapışmış olan emeğin oranında değiştirilemeyeceği sonucuna varmıştı. O da, bu durum karşısında Marx'ın değer yasasının geçerliliğinden hâlâ söz edilip edilemeyeceği ve nasıl edilebileceği sorusunu kendine sormak zorundaydı; olumlu görüşünü işte şimdi öne sürülen kanıta dayandırmıştı.3

Ben bunu tümüyle yanlış buluyorum. Bunu zamanında Conrad Schmidt'e karşı, bugün hâlâ ve Marx'ın kendisine karşı tek bir sözcüğünü değiştirmek için neden görmediğim bir gerekçeyle dile getirmiştim. Dolayısıyla onu sadece harfi harfine yinelemekle yetinebilirim. Schmidt'e karşı, o fiili kabulden sonra ünlü değer yasasından ne kadar çok ya da ne kadar az şeyin geriye kaldığını sormuş ve şöyle devam etmiştim:

"Geriye pek bir şey kalmadığı ise, en iyi biçimde, tam da yazarın bütün bunlara rağmen değer yasasının geçerli kaldığını kanıtlamaya harcadığı çabalarla gözler önüne serilir. Çünkü malların fiili fiyatının değerlerinden ayrılabileceğini kabul ettikten sonra, bu ayrılığın yine de yalnızca tek tek malların elde ettiği fiyatlarla ilgili olduğunu; buna karşılık, tüm tek tek malların toplamı, yıllık ulusal ürün göz önünde tutulur tutulmaz ortadan kalktığını belirtir. Bütün ulusal ürün için topluca ödenen fiyat toplamı, gerçekten de onun içinde fiilen billurlaşmış olan değer toplamıyla tümüyle çakışırmış." (Böhm-Bawerk, S. 51)

Bu iddianın taşıdığı kapsamı gereğince gözler önüne sermeyi başarıp başaramayacağımı bilmiyorum. Hiç değilse bir ima denemesinde bulunmak istiyorum.

"'Değer yasası'nın görevi genel olarak nedir ki? Gerçeklikte gözlemlenen mal değişim ilişkisini aydınlatmaktan başka bir şey değildir herhalde. Örneğin değişimde bir ceketin neden tam olarak 20 arşın keten bezi kadar, 10 libre çayın neden 1/2 ton demir kadar değer taşıdığını vb. bilmek istiyoruz. Marx'ın kendisi de değer yasasının açıklama görevini böyle kavramıştı. Bir değişim ilişkisinden ise besbelli ancak farklı tek tek mallar arasında söz edilebilir. Oysa tüm malları topluca göz önüne alıp fiyatlarını topladığımız anda, bu bütünlüğün içinde var olan ilişkiyi zorunlu ve bilerek göz ardı etmiş oluruz. İçerideki göreli fiyat farkları toplamda birbirini telafi eder zaten. Örneğin çayın demire karşı ne kadar fazla değer taşıdığı oranda, demir de çaya karşı o kadar az değer taşır ve tersi. Her halükârda, halk ekonomisindeki malların değişim ilişkisini sorduğumuzda bize hepsinin birlikte elde ettiği fiyat toplamıyla yanıt verilmesi, sorumuza bir yanıt değildir; tıpkı bir yarışta galip gelenin pisti kat etmek için rakiplerinden kaç dakika ya da saniye daha az süreye ihtiyaç duyduğunu sorduğumuzda bize: bütün rakipler topluca 25 dakika 13 saniyeye ihtiyaç duydular diye yanıt verilmesi gibi" (Böhm-Bawerk).

"Şimdi durum şöyledir. Değer probleminin sorusuna Marksistler önce değer yasalarıyla, malların kendilerinde cisimleşmiş çalışma süresinin oranında değiştirildiği yanıtını verirler; sonra bu yanıtı – üstü örtülü ya da açıkça – tek tek malların değişim alanı için, yani sorunun genel olarak bir anlam taşıdığı tam da o alan için geri alırlar ve onu tam saflığıyla yalnızca topluca alınan bütün ulusal ürün için, yani o sorunun konusuz olarak hiç sorulamayacağı bir alan için ayakta tutarlar. Böylece, değer probleminin asıl sorusuna yanıt olarak, "değer yasası" kabul edilircesine olgular tarafından yalanlanmış olur; ve yalanlanmadığı tek uygulamada ise, gerçekten çözüm bekleyen soruya artık bir yanıt değildir, olsa olsa bambaşka bir soruya yanıt olabilir" (Böhm-Bawerk).

"Ne var ki o, başka bir soruya bile yanıt değildir, hiçbir yanıt değildir, basit bir totolojidir. Çünkü her iktisatçının bildiği gibi, para dolaşımının örten biçimleri ardından bakıldığında, mallar sonunda yine mallara karşı değiştirilir. Değişime giren her mal aynı zamanda hem maldır, hem de karşılığının fiyatıdır. Demek ki malların toplamı, onlar için ödenen fiyatların toplamıyla özdeştir. Ya da: topluca alınan bütün ulusal ürünün fiyatı – ulusal ürünün kendisinden başka bir şey değildir. Bu koşullar altında, kuşkusuz, bütün ulusal ürün için topluca ödenen fiyat toplamının, onda billurlaşmış olan değer ya da emek toplamıyla tümüyle çakışması tamamen doğrudur. Ne var ki bu totolojik söz, ne gerçek bilgide herhangi bir artış anlamına gelir, ne de özellikle, malların kendilerinde cisimleşmiş emeğin oranında değiştirildiği yolundaki sözde yasa için bir doğrulama sınaması olarak işe yarayabilir. Çünkü bu yoldan, aynı ölçüde iyi – daha doğrusu aynı ölçüde kötü – biçimde, herhangi başka bir "yasa" da, örneğin malların özgül ağırlıklarının ölçüsüne göre değiştirildiği "yasası" da doğrulanabilirdi! Çünkü gerçi bir libre altın bir "tek tek mal" olarak bir libre demire karşı değil, 40.000 libre demire karşı değiştirilse de, bir libre altın ile 40 000 libre demir için topluca ödenen fiyat toplamı, ne fazla ne eksik, 40.000 libre demir ve 1 libre altındır. Demek ki fiyat toplamının toplam ağırlığı – 40.001 libre – mal toplamında cisimleşmiş ve yine 40.001 libre olan toplam ağırlığa tıpatıp denk düşer; ve dolayısıyla malların değişim ilişkisinin kendine göre düzenlendiği gerçek ölçüt ağırlık mıdır?!" (Böhm-Bawerk)

Bu yargıdan, bugün onu Marx'ın kendisine yönelttiğimde, hiçbir şey eksiltmem gerekmiyor, ona bir şey eklemem de gerekmiyor; ancak Marx'ın, burada değerlendirilen savı ileri sürerken, Schmidt'in zamanında işlememiş olduğu belirli bir ek hataya da düştüğünü belki eklemeliyim. Marx, az önce alıntılanan, üçüncü cildin 140. sayfasındaki pasajda, tek tek durumlar ona itaat etmese de değer yasasına yine de belirli bir gerçek egemenlik atfedilebileceği fikri için, bu yasanın işleyiş tarzını konu edinen genel bir özdeyişle ortam hazırlamaya çalışıyor. "Üretim fiyatlarında saklı bulunan, değerden sapmaların birbirini karşılıklı olarak ortadan kaldırdığından" söz ettikten sonra, şu gözlemi ekliyor: genel yasa, tüm kapitalist üretimde "ancak çok karmaşık ve yaklaşık bir tarzda, sürekli dalgalanmaların saptanabilir bir ortalaması olarak, hâkim eğilim olarak genel olarak hep kendini dayatır".

Marx burada çok farklı iki şeyi karıştırıyor: dalgalanmaların bir ortalaması ile sürekli ve ilkesel olarak eşit olmayan büyüklükler arasındaki bir ortalama. Pek çok genel yasanın, ancak sürekli dalgalanmalardan ortaya çıkan ortalamanın yasada dile getirilen norma karşılık gelmesi yoluyla kendini dayattığı konusunda elbette tamamen haklıdır. Her iktisatçı böyle yasaları bilir; örneğin fiyatların üretim maliyetlerine eşit olduğu yasasını, farklı meslek dallarında ücretlerin yüksekliğinin ve farklı üretim kollarında sermaye kârının yüksekliğinin, eşitsizliğin özel nedenleri bir yana bırakılırsa, aynı düzeye yerleşme eğiliminde olduğu yasasını; ve her iktisatçı, belki tek bir durum bile bunlara en titiz kesinlikle karşılık gelmese de, bu yasaları "yasa" olarak tanımaya eğilimlidir. İşte bu yüzden, yalnızca ortalamada ve genel olarak kendini gösteren böyle bir işleyiş tarzına yapılan göndermede güçlü biçimde cezbedici bir an da yatar. Ama Marx'ın bu cezbedici göndermeyi lehine kullandığı durum, bambaşka bir türdendir. "Değerlerden" sapan üretim fiyatları durumunda söz konusu olan, dalgalanmalar değil, zorunlu ve sürekli ıraksamalardır. Eşit miktarda emek içeren ama organik bileşimi eşit olmayan sermayelerle üretilmiş A ve B adlı iki maldan her biri, bir ve aynı ortalama etrafında, örneğin 50 florinlik bir ortalama etrafında dalgalanmaz; aksine her biri sürekli olarak farklı bir fiyat düzeyini tutar; örneğin, az değişmez sermayenin etki ettiği ve getiri talep ettiği A malı 40 florin düzeyini, çok değişmez sermayenin getirilendirilmesi gereken B malı ise 60 florin düzeyini tutar; bu sapan düzeyler etrafındaki dalgalanmalar saklı kalmak kaydıyla. Eğer yalnızca aynı düzey etrafındaki dalgalanmalarla işimiz olsaydı, öyle ki bazen A malı 48 florin ve B malı 52 florin, bazen tersine A malı 52 ve B malı yalnızca 48 florin değerinde olsaydı, o zaman elbette her iki malın ortalamada eşit yükseklikte bir fiyatta durduğu söylenebilirdi; ve bu durum genel olarak gözlemlenebilseydi, dalgalanmalara rağmen bu olguda, eşit miktarda emek içeren malların birbirleriyle eşit temelde değiş tokuş edildiği "yasasının" bir doğrulanmasını görülebilirdi.

Ama eşit miktarda emek içeren iki maldan biri sürekli ve düzenli olarak 40, diğeri de aynı şekilde sürekli ve düzenli olarak 60 florinlik bir fiyatı koruyorsa, o zaman matematikçi elbette bu eşit olmayan büyüklükler arasında da 50 florinlik bir ortalama çıkarabilir. Ama böyle bir ortalamanın bambaşka bir anlamı vardır ya da daha doğru söylemek gerekirse, bizim yasamız için hiçbir anlamı yoktur. Matematiksel bir ortalama her zaman en eşitsiz büyüklükler arasında da çıkarılabilir, ve bir kez çıkarıldığında, ondan kaynaklanan karşıt sapmalar büyüklük bakımından her zaman "birbirini karşılıklı olarak ortadan kaldırır": bir büyüklük ortalamayı ne kadar aşıyorsa, diğeri de zorunlu olarak ondan tam o kadar geride kalmalıdır! Ama açıktır ki, "ortalamalar" ve "birbirini ortadan kaldıran sapmalar" ile oynanan böyle bir oyun aracılığıyla, eşit emek maliyetli ama eşit olmayan sermaye bileşimli mallar arasında zorunlu ve sürekli fiyat farklarının bulunduğu olgusu, iddia edilen değer yasasının bir çürütülmesinden bir doğrulanmasına ne kadar yeniden yorumlanabilirse, sinekler ve filler dahil tüm hayvan türlerinin eşit bir yaşam süresine sahip olduğu önermesini bununla kanıtlamaya da o kadar eğilim ve hak duyulabilir. Çünkü elbette filler ortalama 100 yıl, mayıssinekleri ise yalnızca tek bir gün yaşar. Ama bu büyüklükler arasında 50 yıllık ortak bir ortalama çıkarılabilir; filler ne kadar uzun yaşarsa, mayıssinekleri de işte o kadar kısa yaşar; ortalamadan sapmalar "böylece birbirini karşılıklı olarak ortadan kaldırır", ve genel olarak ve ortalamada, tüm hayvan türlerinin eşit yaşam süresine sahip olduğu yasası yine de zafer kazanır! –

Devam edelim.

İKİNCİ SAV

Marx, üçüncü cildin çeşitli yerlerinde değer yasası için onun "fiyatların hareketine egemen olduğu" iddiasında bulunur ve bu egemenliğin kanıtı olarak şu olguyu görür: malların üretimi için gereken emek-zamanın düştüğü yerde fiyatların da düştüğü, yükseldiği yerde fiyatların da yükseldiği, diğer koşullar aynı kaldığında.4

Bu çıkarım da, öylesine göze çarpan bir düşünce hatasına dayanır ki, bunun Marx'ın kendisinin gözünden nasıl kaçabildiği şaşırtıcı olmalıdır. Yani, diğer koşullar aynı kalırken fiyatların emek harcamasının büyüklüğüyle birlikte yükselip düşmesi, açıktır ki emeğin fiyatların bir belirleyici nedeni olduğundan ne daha fazlasını ne daha azını kanıtlar. Yani, herkesin üzerinde anlaştığı, Marx'ın özel görüşü olmayan, aksine tıpkı klasikler ve "vülger iktisatçılar" tarafından da tanınan ve öğretilen bir olguyu kanıtlar. Ama Marx, değer yasasıyla çok daha fazlasını ileri sürmüştü: emek harcamasının, malların değiş tokuş oranlarını (arz ve talebin rastlantısal anlık dalgalanmaları bir yana) düzenleyen tek koşul olduğunu ileri sürmüştü. Bu yasanın fiyatların hareketine egemen olduğu, açıkça ancak fiyatlarda (sürekli) bir değişiklik başka hiçbir nedenle değil, yalnızca emek-zamanın büyüklüğündeki bir değişiklikle yol açılabildiği ya da aracılık edilebildiği takdirde söylenebilirdi. Ama Marx bunu hiç ileri sürmez ve süremez de; çünkü kendi öğretisinin sonucunda şu yatar: bir fiyat değişikliği, örneğin emek harcaması değişmeden kaldığında ama üretim sürecinin kısaltılması vb. sonucunda sermayenin organik bileşimi değiştiğinde de gerçekleşmek zorundadır. Marx'ın öne sürdüğü önermenin yanına, dolayısıyla, bir başka önerme tamamen eşit haklı olarak konabilir: fiyatların, diğer koşullar aynı kalırken sermaye yatırımının süresi yükselip düştüğünde yükselip düştüğü önermesi. Ama bu son önermeyle, sermaye yatırımının süresinin değiş tokuş oranlarına egemen olan tek koşul olduğu açıkça ne kadar kanıtlanabilir ya da doğrulanabilirse, tersine, emek harcamasının büyüklüğündeki değişikliklerin genel olarak fiyat hareketinde izler bırakması olgusunda, yalnızca emeğin değiş tokuş oranlarına egemen olduğu iddia edilen yasanın bir pekiştirilmesi de o kadar az görülebilir.

ÜÇÜNCÜ SAV

Bu sav, Marx tarafından açık seçik bir biçimde geliştirilmemiştir; ama buna ilişkin malzeme, "kâr oranının genel kâr oranına ayarlanmasının nasıl gerçekleştiği" gibi "asıl güç olan sorunun" açıklanmasını konu edinen açıklamaların içine örülmüştür (III. 153 vd.)

Savın özü en kısa biçimde şu şekilde ayıklanabilir. Marx, "kâr oranlarının başlangıçta çok farklı" olduğunu (III. 136) ve bunların genel bir kâr oranına ayarlanmasının ancak "bir sonuç olduğunu ve bir çıkış noktası olamayacağını" (III. 153) ileri sürer – ve ileri sürmek zorundadır. Bu tez ayrıca şu iddiayı içerir: kâr oranlarının ayarlanmasına götüren "değerlerin üretim fiyatlarına dönüşmesinin" henüz gerçekleşmediği ve dolayısıyla hâlâ değer yasasının tam ve harfi harfine egemenliği altında bulunan herhangi "başlangıçtaki" durumlar vardır. Yani bunun için tamamen ona boyun eğen belirli bir geçerlilik alanı talep edilir.

Bunların hangi alanlar olması gerektiğine ve Marx'ın bunlarda değiş tokuş oranlarının gerçekten yalnızca mallarda içerilen emek tarafından normlandığına dair hangi kanıtları getirdiğine daha yakından bakalım.

Kâr oranlarının ayarlanması Marx'a göre iki önkoşula bağlıdır: birincisi, genel olarak kapitalist bir üretim tarzının zaten egemen olması (III. 154), ve ikincisi, rekabetin düzleştirici etkinliğini etkili biçimde ortaya koyması (III. 136, 151, 159, 175/76). Bu nedenle, değer yasasının saf rejimine sahip "başlangıçtaki durumları", mantıken, iki önkoşuldan ya birinin ya da diğerinin (ya da elbette her ikisinin birden) eksik olduğu yerde aramamız gerekecek.

İlk durum hakkında Marx'ın kendisi ayrıntılı olarak konuşmuştur. Henüz kapitalist biçimde üretim yapılmayan, aksine "üretim araçlarının işçiye ait olduğu" bir toplum durumundaki olguları, malların bu aşamadaki fiyatlarının gerçekten yalnızca değerleri tarafından egemenlik altında tutulduğunu gösteren ayrıntılı bir betimlemenin konusu yapar. Okurun, bu betimlemede ne kadar kanıtlayıcı güç barındığı konusunda önyargısız bir yargıya varabilmesini sağlamak için, onu bütün metniyle sunmam gerekiyor.

"Punctum saliens çoğunlukla, meseleyi şöyle kavradığımızda açığa çıkacaktır: İşçilerin bizzat kendi üretim araçlarına sahip olduklarını ve mallarını birbirleriyle takas ettiklerini varsayalım. Bu mallar o zaman sermayenin ürünleri olmazdı. Emeklerinin teknik niteliğine göre, çeşitli emek dallarında kullanılan iş araçlarının ve iş gereçlerinin değeri farklı olurdu; aynı şekilde, kullanılan üretim araçlarının eşit olmayan değerinden bağımsız olarak, belirli bir mal bir saatte tamamlanabildiği, bir başkası ancak bir günde tamamlanabildiği vesaire ölçüsünde, belirli bir emek kütlesi için bunların farklı kütleleri gerekli olurdu. Ayrıca, emeğin farklı yoğunluğu vesaireden doğan denkleştirmeler de hesaba katılarak, bu işçilerin ortalama olarak eşit zaman çalıştıklarını varsayalım. O zaman iki işçi de, günlük emeklerinin ürününü oluşturan mallarda, birincisi, harcamalarını, yani tüketilen üretim araçlarının maliyet fiyatlarını yerine koymuş olurlardı. Bunlar, emek dallarının teknik niteliğine göre farklı olurdu. İkincisi, ikisi de eşit miktarda yeni değer yaratmış olurdu, yani üretim araçlarına eklenen iş gününü. Bu, onların ücretini artı artı-değeri, yani zorunlu ihtiyaçlarının ötesindeki artı-emeği – ki bunun sonucu kendilerine ait olurdu – içerirdi. Kapitalist tarzda ifade edersek, ikisi de aynı ücreti artı aynı kârı, ayrıca örneğin on saatlik bir iş gününün ürününde ifade edilen değeri elde ederler. Ama birincisi, mallarının değerleri farklı olurdu. Örneğin I numaralı malda, kullanılan üretim araçları için II numaralı maldakinden daha fazla değer payı bulunurdu. Burada artı-değerin, yatırılan üretim araçlarının toplam değerine oranını kâr oranı olarak adlandırırsak, I ve II için kâr oranları da çok farklı olurdu. I ve II'nin üretim sırasında günlük tükettikleri ve ücretin yerini tutan geçim araçları, burada, başka durumlarda değişken sermaye dediğimiz, yatırılan üretim araçlarının o bölümünü oluşturacaktır. Ama artı-değerler, eşit emek zamanı için I ve II için aynı olurdu; ya da daha kesin olarak: I ve II'nin her biri bir iş gününün ürününün değerini elde ettiğinden, yatırılan 'sabit' unsurların değeri düşüldükten sonra eşit değerler elde ederler; bunun bir bölümü üretimde tüketilen geçim araçlarının karşılığı, diğeri ise bunun ötesinde artan artı-değer olarak görülebilir. I'nin harcamaları daha fazlaysa, bunlar malının bu 'sabit' bölümün yerini koyan daha büyük değer payıyla karşılanmıştır; dolayısıyla o da ürününün toplam değerinin daha büyük bir bölümünü yeniden bu sabit bölümün maddi unsurlarına dönüştürmek zorundadır; II ise bunun için daha az tahsil ediyorsa, buna karşılık o ölçüde daha az yeniden dönüştürmek zorundadır. Demek ki bu varsayım altında kâr oranlarının farklılığı, kayıtsız kalınabilir bir durum olurdu; tıpkı bugün ücretli işçi için, kendisinden koparılıp alınan artı-değer miktarının hangi kâr oranında ifade edildiğinin kayıtsız kalınabilir bir durum olması gibi, ve tıpkı uluslararası ticarette, çeşitli uluslarda kâr oranlarının farklılığının onların mal takası açısından kayıtsız kalınabilir bir durum olması gibi." (III. 154 vd.)

Ve şimdi Marx, "varsayalım"ın "olsa" ve "olurdu"larıyla yürüyen hipotetik ifade tarzından, bir anda büsbütün olumlu sonuç çıkarımlarına geçiyor. "Malların değerlerine ya da yaklaşık olarak değerlerine göre takası, böylece üretim fiyatlarına göre takastan çok daha alt bir aşama gerektirir ..." .. ve "demek ki malların değerlerini yalnızca teorik olarak değil, tarihsel olarak da üretim fiyatlarının prius'u (önceli) olarak görmek baştan sona meselenin niteliğine uygundur. Bu, üretim araçlarının işçiye ait olduğu durumlar için geçerlidir, ve bu durum hem eski hem de modern dünyada, kendi emeğiyle çalışan toprak sahibi köylüde ve zanaatkârda görülür" (III. 155, 156).

Bu açıklamalar hakkında ne düşünmeliyiz?

Her şeyden önce okurdan, şunu kavrayıp tespit etmesini rica ederim: "Varsayım" tonunda tutulan bölüm, gerçekten de, her şey Marx'ın değer yasasına göre cereyan etseydi o ilkel toplum durumlarındaki takas ilişkisinin nasıl görünmesi gerekeceğine dair son derece tutarlı tutulmuş bir tasvir içerir; ama içinde, verili varsayımlar altında her şeyin böyle cereyan etmesi gerektiğine dair bir kanıtın, hatta bir kanıtlama girişiminin gölgesi bile yoktur. Marx anlatır, "varsayar", ileri sürer, ama tek bir sözle bile kanıtlamaz. Bu nedenle, Marx'ın bunun üzerine, sanki gerçek bir kanıtlama yolunu başarıyla tamamlamış gibi, değerleri tarihsel olarak da üretim fiyatlarının önceli olarak görmenin "demek ki" baştan sona meselenin niteliğine uygun olduğunu kesinleşmiş bir sonuç olarak ilan etmesi, gözüpek, hatta saf demeyeyim, bir sıçramadır. Gerçekte, Marx'ın "varsayımı"yla böyle bir durumun tarihsel varlığını kanıtlamış olmasından söz edilemez; o, bu durumu yalnızca kendi teorisinden hareketle bir hipotez olarak öne sürmüştür; bunun inanılırlığı hakkında ise gerekçeli bir yargıya varmakta elbette serbest olmalıyız.

Gerçekten de, onun inanılırlığına karşı en ciddi içsel ve dışsal kaygılar bulunmaktadır. O, içsel olarak olası değildir, ve burada bir deneyim sınamasından söz edilebildiği ölçüde, bu da onun aleyhine konuşur.

O, içsel olarak tümüyle olası değildir. Çünkü o, üreticiler için, faaliyetlerinin karşılığını aldıkları zamanın tümüyle kayıtsız kalınabilir bir şey olmasını gerektirirdi – ve bu, iktisadi ve psikolojik olarak imkânsızdır. Bunu, Marx'ın bizzat kullandığı örneği sayısal olarak biçimlendirerek açıklığa kavuşturalım. Marx, I ve II numaralı iki işçiyi karşılaştırır. İşçi I, teknik olarak görece çok sayıda ve değerli hazırlayıcı üretim aracına, hammaddeye, alete, yardımcı maddeye ihtiyaç duyan bir üretim dalını temsil eder. Örneği sayısal olarak biçimlendirmek için varsayalım ki, hazırlayıcı üretim araçlarının imali beş emek yılı gerektirsin, bunların bitmiş ürünlere işlenmesi ise altıncı bir emek yılında gerçekleşsin. Ayrıca, oldukça ilkel, ilksel bir durumu tasvir etmek isteyen Marx'çı hipotezin ruhuna kesinlikle aykırı olmayacak şekilde, işçi I'in her iki türden işi de, yani hem hazırlayıcı üretim araçlarının imalini hem de bunların bitmiş ürünlere işlenmesini bizzat kendisinin yaptığını varsayalım. Bu koşullar altında o, açıkça, ancak altıncı emek yılının sonunda gerçekleşebilecek olan bitmiş ürünün satışından, ilk yılların hazırlayıcı emeğinin karşılığını da alacaktır; başka bir deyişle, birinci yılın emeğinin karşılığı için beş yıl, ikinci yılınki için dört yıl, üçüncü yılınki için üç yıl vesaire bekleyecektir; ya da altı emek yılının ortalamasında, işini yaptıktan yaklaşık üç yıl sonra karşılığını beklemek zorunda kalacaktır. Buna karşılık, görece az hazırlayıcı üretim aracına ihtiyaç duyan bir üretim dalını temsil eden işçi II, belki de tüm hazırlayıcı ve bitirici işleri yalnızca bir aylık bir dönemde tamamlayacak ve dolayısıyla emeğini ifa ettikten neredeyse hemen sonra, ürününün hasılatından bunun karşılığını da alacaktır.

Marx'ın hipotezi şimdi varsayar ki, I ve II mal türlerinin fiyatları tam olarak harcanan emek miktarları oranında belirlenir; böylece I türündeki altı yıllık emeğin ürünü, tam olarak ancak II türündeki altı yıllık emeğin ürünlerinin toplamı kadar pahalıya satılır. Bundan ayrıca şu sonuç çıkar: I türünde işçi, her bir emek yılı için, II türündeki işçinin hiçbir gecikme olmaksızın aldığı aynı tutarın ortalama üç yıl gecikmeli ödenmesiyle yetinir; dolayısıyla bir ücret tahsilatının zamansal gecikmesi, Marx'çı hipotezde hiçbir rol oynamayan ve özellikle, üretim dönemlerinin uzunluğu nedeniyle daha kısa ya da daha uzun bir bekleme süresi dayatıp dayatmadıklarına bakılarak rekabet üzerinde, çeşitli üretim dallarının daha güçlü ya da daha zayıf doldurulması üzerinde herhangi bir etki göstermekten aciz bir durumdur.

Bunun olası olup olmadığına karar vermeyi okura bırakıyorum. Marx başka durumlarda, herhangi bir üretim dalının emeğine eklenen özel yan koşulların – bir emeğin özel yoğunluğu, çabası, tatsızlığı – rekabetin oyunu aracılığıyla ücretin yüksekliğinde bir telafi sağladığını gayet doğru biçimde kabul eder. Emek karşılığının yıllarca ertelenmesi de telafiye muhtaç bir durum olmayacak mı? Ve dahası: diyelim ki gerçekten tüm üreticiler, ücretleri için hiç beklememekle üç yıl beklemeyi aynı isteklilikle kabul etsinler; peki hepsi bekleyebilir mi? Marx kuşkusuz "işçilerin kendi ilgili üretim araçlarına sahip olduğunu" öngörür, ama her birinin, teknik nedenlerle en büyük üretim aracı tutarı üzerinde tasarruf gerektiren üretim dalını icra etmek için gerekli olduğu kadar çok üretim aracına sahip olduğunu öngörmez ve herhalde öngöremez de. Bu nedenle çeşitli üretim dalları, tüm üreticilere kesinlikle eşit ölçüde açık değildir. Aksine, en az üretim aracı avansı gerektiren dallar en geniş ölçüde erişilebilirdir; daha güçlü sermaye gerektiren dallar ise giderek küçülen bir azınlık için erişilebilirdir. Bunun, sonuncu dallardaki arzın belli bir sınırlamaya uğraması, ve bu yolla nihayet ürünlerinin fiyatının, beklemenin o nahoş yan koşulu olmaksızın işletilen ve çok daha geniş bir rakip çevresine açık olan o dalların orantılı düzeyinin üzerine çıkarılması üzerinde hiçbir etkisi olmayacak mı?

Burada belli bir olasısızlığın işin içinde olduğunu Marx da bizzat sezmiştir. O önce, başka bir biçimde de olsa, fiyatların yalnızca emek miktarıyla orantılı olarak ölçülmesinin bir başka yönde bir orantısızlığa yol açtığını yine de kayda geçirir. Bunu – üstelik aynı şekilde isabetli olan – şu biçimde kayda geçirir: her iki üretim dalındaki işçilerin geçim ihtiyaçlarının ötesinde elde ettikleri "artı-değer", yatırılan üretim araçları üzerinden hesaplandığında, eşit olmayan kâr oranları gösterir. Doğal olarak şu soru kendini dayatır: bu eşitsizlik neden tıpkı "kapitalist" toplumda olduğu gibi rekabet aracılığıyla aşındırılıp giderilmesin? Marx buna bir yanıt verme zorunluluğunu duyar, ve bu, salt iddiaların yanı sıra bir temellendirme girişimi karakteri taşıyan tek katkıdır. Peki ne yanıt verir? Esas olan şuymuş ki, her iki işçi de eşit emek zamanı için eşit artı-değerleri, ya da daha kesin biçimde belirtilirse: eşit emek zamanı için "yatırılan sabit unsurların değeri düşüldükten sonra eşit değerler" elde ederlermiş; ve bu varsayım altında kâr oranlarının farklılığı onlar için "kayıtsız kalınabilir bir durummuş, tıpkı bugün ücretli işçi için, kendisinden koparılıp alınan artı-değer miktarının hangi kâr oranında ifade edildiğinin kayıtsız kalınabilir bir durum olması gibi"

Bu yerinde bir karşılaştırma mı? Bir şeyi almıyorsam, almadığım şeyin bir üçüncü kişinin sermayesi üzerinden hesaplandığında yüksek mi yoksa düşük mü bir yüzde tuttuğu bana gerçekten de tümüyle kayıtsız kalınabilir olabilir. Ama ilkesel olarak bir şey alıyorsam – kapitalist olmayan hipotezde işçinin artı-değeri kâr olarak alması gerektiği gibi – o zaman bu kârın hangi ölçüte göre belirlenip dağıtılacağı benim için kesinlikle kayıtsız kalınabilir değildir. Olsa olsa, bu kârın yalnızca yapılan emeğin ölçüsüne göre mi yoksa yatırılan üretim araçlarının ölçüsüne göre mi belirlenip dağıtılacağı açık bir soru olabilir: ama bu, ilgili taraflar için kesinlikle yalnızca "kayıtsız kalınabilir" bir şey değildir; ve dolayısıyla, eşit olmayan kâr oranlarının rekabet aracılığıyla aşındırılmaksızın sürekli olarak yan yana var olabileceği gibi biraz olası olmayan bir olgu ileri sürülüyorsa, bu kesinlikle kâr oranlarının yüksekliğinin ilgili tarafların çıkarları için tümüyle kayıtsız kalınabilir bir şey olduğuyla gerekçelendirilemez.

Peki Marx'ın varsayımında işçiler, salt işçi olarak dahi eşit muamele görmekte midir? Eşit çalışma süresi için ücret olarak eşit değerleri ve artıdeğerleri elde ederler, ama bunları farklı zamanlarda elde ederler: biri işi gördükten hemen sonra, öteki ise karşılığını yıllarca beklemek zorundadır. Bu gerçekten eşit bir muamele midir, yoksa bu süreç, ücretlendirmenin ikincil bir koşulunda, işçiler için kayıtsız kalınamayacak; tersine, deneyimin gösterdiği üzere ve hem de tamamen haklı olarak son derece duyarlı oldukları bir eşitsizliği mi içermektedir? Bugün hangi işçi için haftalık ücretini cumartesi akşamı mı, yoksa bir yıl sonra ya da üç yıl sonra mı alacağı kayıtsız kalınacak bir mesele olabilirdi? Ve böylesi duyarlı eşitsizlikler rekabet yoluyla törpülenmesin mi? Bu, Marx'ın bizi aydınlatma borcunu ödemeden bıraktığı bir olasılıksızlıktır.

Ama onun varsayımı yalnızca içsel olarak olasılık dışı değil, deneyim olgularıyla da çelişki içindedir. Kuşkusuz, varsayılan durumu tam tipik saflığı içinde doğrudan deneyimleme olanağımız hiç yoktur; çünkü ücretli emeğin hiç görülmediği ve her üreticinin kendi üretim araçlarının bağımsız sahibi olduğu bir hâl, tam saflığıyla artık hiçbir yerde gözlemlenemez. Ne var ki "modern dünyada" da, Marx'ın varsayımına en azından yaklaşık olarak karşılık gelen durumlar ve ilişkiler bulunur. Bunlar, Marx'ın kendisinin de vurguladığı gibi (III. 156), "kendi emeğiyle çalışan toprak sahibi köylüde ve zanaatkârda" bulunur. Marx'ın varsayımına göre, şimdi şunun gözlemlenebilmesi gerekirdi: bu kişilerin gelirinin büyüklüğü, üretimlerinde kullandıkları sermayenin büyüklüğünden tamamen bağımsızdır. Her biri, üretim araçlarının temsil ettiği sermaye ister 10 florin ister 10.000 florin olsun, aynı miktarda iş ücreti ve artıdeğer elde etmek zorunda kalırdı. Oysa şunu öne sürerken hiçbir okurda kuşku uyandıracağımı sanmıyorum: betimlenen çevrelerde, ilişkileri rakamsal bir kesinlikle saptayabilecek denli titiz bir defter tutma nadiren bulunsa da, hâkim izlenim kesinlikle Marx'ın varsayımını doğrulamayacak; tersine, genel olarak, hatırı sayılır bir sermayenin desteğiyle çalışan iktisadi dallarda ve kişilerde, üreticinin kollarından başka hiçbir şeye sahip olmayanlara kıyasla daha bol bir gelirin bulunduğu yönünde olacaktır.

Marx'ın varsayımı için elverişsiz olan bu olgu sınaması, son olarak şu yolla küçümsenemeyecek bir dolaylı pekişme kazanır: Marx'ın teorisine göre değer yasasının saf hâkimiyetinin gözlemlenebilmesi gereken ve doğrudan olgu sınaması için çok daha erişilebilir olan ikinci durumda da, Marx'ın iddia ettiği görüngü seyrinin gerçekte hiçbir izine rastlanmaz.

Marx, bildiğimiz gibi, tam gelişmiş bir ekonomide bile, başlangıçta farklı olan kâr oranlarının eşitlenmesinin ancak rekabetin etkisiyle gerçekleştiğini öğretir. "Mallar değerlerine satılırsa" – ilgili pasajların en ayrıntılısında5 şöyle yazar – "geliştirildiği üzere, farklı üretim alanlarında, oralara yatırılan sermaye kütlelerinin farklı organik bileşimine göre çok farklı kâr oranları doğar. Ama sermaye, düşük kâr oranlı bir alandan çekilir ve daha yüksek kâr getiren öbürüne atılır. Bu sürekli göç ve geri göçle, tek sözcükle, kâr oranının orada düştüğüne, burada yükseldiğine göre farklı alanlar arasında dağılımıyla, sermaye arz ile talep arasında öyle bir ilişki sağlar ki, ortalama kâr farklı üretim alanlarında aynı olur."

Mantık gereği, şimdi şunu beklememiz gerekirdi: sermayelerin bu tür rekabetinin etkili olmadığı ya da en azından henüz tam etkili olmadığı her yerde, Marx'ın iddia ettiği başlangıçtaki fiyat ve kâr oluşumunun da tam saflığıyla veya en azından yaklaşık olarak görülebilmesi gerekirdi. Başka bir deyişle, şunun olgusal izlerinin ortaya çıkması gerekirdi: kâr oranlarının düzlenmesinden önce, görece en büyük sabit sermayeye sahip üretim dalları en küçük, en küçük sabit sermayeye sahip dallar ise en büyük kâr oranını elde etmiş ve elde etmektedir. Oysa böyle izler gerçekte ne tarihsel geçmişte ne de bugünde hiçbir yerde bulunmaz. Bu, başka bakımlardan Marx'a son derece bağlı bir bilim insanı tarafından yakın zamanda öyle inandırıcı biçimde ortaya konmuştur ki, Werner Sombart'ın sözlerini yalın biçimde aktarmaktan daha iyi bir şey yapamam.

"Gelişme ne şimdi ne de geçmişte belirtilen biçimde gerçekleşmiştir, gerçekleşmemektedir de; oysa bunun hiç olmazsa her yeni ortaya çıkan iş kolunda gerçekleşmesi gerekirdi. O görüş doğru olsaydı, kapitalizmin ilerleyişini tarihsel olarak besbelli şöyle düşünmek gerekirdi: o, önce ağırlıklı olarak canlı emeğin egemen olduğu, yani ortalamanın altında sermaye bileşimine sahip alanı (küçük c, büyük v) işgal etmiş, ardından bu ilk alanlarda üretimin aşırı çoğalmasıyla fiyatlar düştükçe yavaşça öteki alanlara geçmiş olurdu. Canlı emeğe kıyasla üretim araçlarının öne çıktığı bir alanda ise, bireysel olarak üretilen artıdeğere bağımlı olsaydı, başlangıçta doğal olarak öyle cılız bir kâr gerçekleştirirdi ki, hiçbir şey onu o alana göçmeye ayartmazdı. Oysa kapitalist üretim tarihsel olarak kısmen tam da bu sonuncu türden üretim dallarında gelişmeye başlar: madencilik vb. Sermayenin, kendini çok iyi hissettiği dolaşım alanından üretim alanına, bir 'ülkede alışılmış kârın' beklentisi olmaksızın geçmesi için hiçbir neden olmazdı; oysa bu kâr – şunun düşünülmesi gerekir – tüm kapitalist üretimden önce ticari kâr biçiminde mevcuttu. Ama o varsayımın yanlışlığı öteki yandan da kanıtlanabilir: Eğer ağırlıklı olarak canlı emeğin egemen olduğu alanlarda, kapitalist üretimin başlangıçlarında olağanüstü yüksek kârlar elde edilseydi, bu, sermayenin bir vuruşta, o güne dek bağımsız olan ilgili üretici çevreyi ücretli emekçi olarak, yani diyelim daha önce elde ettiklerinin yarısı kazanç oranıyla çalıştırması ve önce değerlere karşılık gelen mal fiyatları söz konusuyken aradaki farkı tümüyle cebine atması demek olurdu. Bu ise tümüyle gerçekdışı bir tasavvur olurdu: kapitalist üretim sınıfından düşmüş varlıklarla, kısmen tamamen yeni yaratılmış üretim dallarında başlamıştır ve fiyat saptamasında kuşkusuz daha baştan sermaye harcamasından hareket etmiştir" (Werner Sombart).

"Ne var ki, kâr oranının artıdeğer oranına ampirik olarak bağlanması varsayımı, tarihsel olarak, yani kapitalizmin başlangıçları için yanlış olduğu gibi, gelişmiş kapitalist üretim tarzının durumları için de aynı ölçüde, hatta daha da yanlıştır. Bugün ne denli yüksek ya da ne denli düşük sermaye bileşimine sahip bir işletme kurulursa kurulsun: ürünlerinin fiyatının saptanması ve kârın hesaplanması (ve gerçekleştirilmesi) yalnızca sermaye harcaması temelinde gerçekleşir."

"Her zaman, eskiden olduğu gibi şimdi de, gerçekten durmaksızın sermayeler bir üretim alanından öbürüne göç ediyorsa, bunun başlıca nedeni kuşkusuz kâr oranlarındaki eşitsizliktir. Ama bu eşitsizlik kesinlikle sermayelerin organik bileşiminden değil, herhangi rekabet nedenlerinden kaynaklanır. Bugün hâlâ en çok serpilen üretim dalları kısmen tam da çok yüksek sermaye bileşimine sahip olanlardır: madenler, kimya fabrikaları, biracılıklar, buharlı değirmenler vb. Bunlar, sermayelerin geri çekildiği, üretim buna uygun biçimde kısıtlanıp fiyatlar yükselene dek göç ettiği alanlar mıdır?"6

Bu açıklamalar, Marx'ın teorisine karşı dönen pek çok pratik çıkarıma malzeme sunardı. Şimdilik bundan tek bir tanesini çıkarıyorum; doğrudan, incelememizin tam da durduğu argümanla bağlantılı olanı: tam rekabete tabi ulusal ekonomide iddia edilen hâkimiyetini itiraf gereği üretim fiyatlarına devretmek zorunda kalan değer yasası, başlangıçtaki durumlarda da gerçek bir hâkimiyeti hiçbir zaman icra etmemiştir ve icra edememiştir.

Böylelikle, değer yasasının dolaysız geçerliliğe kavuşması gerektiği belirli ayrılmış hâkimiyet alanlarının varlığını öne süren üç iddianın, sırayla başarısızlığa uğradığını gördük: değer yasasının, malların bireysel mübadele ilişkilerine değil de tüm malların ve mal fiyatlarının toplamına uygulanması (birinci argüman) bütünüyle kavramsal bir saçmalık olarak ortaya çıktı; fiyatların hareketi (ikinci argüman) gerçekte iddia edilen değer yasasına uymaz ve bu yasa "başlangıçtaki" durumlarda da gerçek bir hâkimiyet icra etmez (üçüncü argüman). Geriye yalnızca tek bir olasılık kalıyor: gerçek, dolaysız geçerliliği hiçbir yerde görülmeyen değer yasası, belki en azından dolaylı bir hâkimiyet, bir tür üst egemenlik icra ediyor olabilir mi?

Marx bunu da öne sürmeyi ihmal etmez. Bu, şimdi incelemeye geçeceğimiz dördüncü argümanın konusudur.

DÖRDÜNCÜ ARGÜMAN

Bu argüman Marx tarafından sık sık slogan tarzında ima edilir, ancak, görebildiğim kadarıyla, yalnızca tek bir yerde daha ayrıntılı açıklanır. Özünde şuna varır: güncel fiyat oluşumuna hâkim olan "üretim fiyatları" da kendi paylarına yine değer yasasının etkisi altındadır ve böylece bu yasa, üretim fiyatları aracılığıyla fiili mübadele ilişkilerine hâkim olur. Değerler "üretim fiyatlarının ardında durur" ve "onları son kertede belirler" (III. 188); üretim fiyatları, Marx'ın sık sık dile getirdiği gibi, salt "dönüşmüş değerler" ya da "değerin dönüşmüş biçimleri"dir (III. 142, 147, 152 ve daha sık). Değer yasasının üretim fiyatları üzerinde aldığı etkinin türü ve ölçüsü ise tam açıklamasını s. 158 ve 159'daki bir pasajda bulur. "Üretim tarzını belirleyen ortalama kâr, daima, toplumsal toplam sermayenin bir bölümü olarak belirli bir sermayeye düşen artıdeğer miktarına yaklaşık olarak eşit olmak zorundadır. Şimdi, malların toplam değeri toplam artıdeğeri, bu ise ortalama kârın ve dolayısıyla genel kâr oranının düzeyini düzenlediğinden – genel bir yasa olarak ya da dalgalanmalara hükmeden şey olarak – değer yasası üretim fiyatlarını düzenler."

Bu düşünce zincirini adım adım sınayarak izleyelim. Marx başlangıçta ortalama kârın üretim fiyatlarını belirlediğini söyler. Bu, Marx'ın öğretisi açısından doğrudur, ama eksiktir. İlişkiyi tümüyle açık kılalım.

Bir malın üretim fiyatı, ilkin, üretim araçlarının girişimci için "maliyet fiyatı"ndan ve onun yatırılan sermayeden elde ettiği ortalama kârdan oluşur. Üretim araçlarının maliyet fiyatı ise yine iki bileşenden oluşur: değişken sermaye harcamasından, yani dolaysızca ödenen ücretlerden ve tüketilmiş ya da aşınmış sabit sermaye, hammaddeler, makineler vb. için yapılan harcamadan. Marx'ın ayrıca s. 138 vd., 144 ve 186'da tamamen doğru biçimde açıkladığı gibi, değerlerin daha şimdiden üretim fiyatlarına dönüşmüş olduğu bir toplumda, bu maddi üretim araçlarının edinim ya da maliyet fiyatı da değerlerine değil, bu üretim araçlarını üretenlerin kendi paylarına ücretlere ve maddi yardımcı araçlara harcadıkları harcamaların toplamına, artı bu harcamalardan elde edilen ortalama kâra karşılık gelir. Bu çözümlemeyi daha ileri sürdürürsek, tıpkı Adam Smith'in natural price'ında olduğu gibi – ki Marx üretim fiyatını onunla açıkça özdeşleştirir (III. 178) – sonunda üretim fiyatının iki bileşene ya da belirleyene çözülmesine varılır: çeşitli üretim aşamaları boyunca ödenen, birlikte malın asıl maliyet fiyatını oluşturan7 tüm ücretlerin toplamı ile bu ücret harcamalarından pro rata temporis hesaplanan, hem de ortalama kâr oranına göre hesaplanan tüm kârların toplamı.

Demek ki bir malın üretiminde biriken ortalama kâr, gerçekten de ilgili malın üretim fiyatının bir belirleyicisidir. İkinci belirleyiciden, ödenen ücret toplamından, Marx bu pasajda daha fazla söz etmez. Ama değinildiği gibi, başka bir yerde tamamen genel olarak "değerlerin üretim fiyatlarının ardında durduğundan" ve "değer yasasının bunları son kertede belirlediğinden" söz ettiğine göre, hiçbir boşluk bırakmamak için bu ikinci etkeni de incelememize dahil etmeli ve buna uygun olarak, onun da değer yasası tarafından belirlendiğinin öne sürülebilip sürülemeyeceğine ve hangi ölçüde sürülebileceğine bakmalıyız.

Ödenen ücretlerin toplamının, harcanan emek miktarının ücret oranının yüksekliğiyle çarpımından oluşan bir çarpım olduğu açıktır. Değer yasasına göre değişim oranları yalnızca harcanan emek miktarı tarafından belirlenecekse ve Marx ücretin yüksekliğine malların değeri üzerinde herhangi bir etki tanımayı tekrar tekrar büyük bir vurguyla reddediyorsa,8 o hâlde "ücret harcaması" faktörünün iki bileşeninden yalnızca birinin, yani harcanan emek miktarının, değer yasasıyla uyum içinde olduğu; oysa ikinci bileşende, yani ücretin yüksekliğinde, değer yasasına yabancı bir belirleyici unsurun üretim fiyatlarının belirleyici unsurları arasına girdiği de aynı ölçüde açıktır.

Her türlü yanlış anlamayı kesip atmak için, bu unsurun etki tarzı ve ölçüsü basit bir sayısal örnekle bir kez daha açıklansın.

Başlangıçta her biri 100 Mark'lık aynı üretim fiyatını temsil eden, ancak maliyet bileşenlerinin tipik bileşimi farklı olan A, B ve C adlı üç malı ele alalım. Ayrıca bir günlük emek ücretinin başlangıçta 5 Mk. olduğunu, artı-değer oranının ya da sömürü derecesinin %100 olduğunu, böylece toplam 300 Mk.'lık mal değerinden 150 Mk.'sının ücretlere, diğer 150 Mk.'sının artı-değere düştüğünü; (üç mala eşit olmayan oranlarda uygulanan) toplam sermayenin 1500 Mk. olduğunu, dolayısıyla ortalama kârların %10 olduğunu varsayalım. Bu varsayıma aşağıdaki tablo karşılık gelir:

Tablo 3

Mal Harcanan iş günleri Harcanan emek ücretleri Uygulanan sermaye Düşen ortalama kâr Üretim fiyatı
A 10 50 500 50 100
B 6 30 700 70 100
C 14 70 300 30 100
Toplam 30 150 1500 150 300

Şimdi emek ücretinin 5'ten 6 Mk.'ya yükseldiğini varsayalım. Diğer koşullar değişmeden kaldığında bu yükseliş, Marx'a göre yalnızca artı-değer pahasına olabilir.9 Aynı kalan 300 Mk.'lık toplam üründen bu nedenle – sömürü derecesinin azalmasıyla – ücretlere 180, artı-değere ise yalnızca 120 Mk. düşecektir; bunun ardından 1500 Mk.'lık kullanılan sermaye için ortalama kâr oranı %8'e iner. Bunun sonucunda sermaye bileşenlerinin bileşiminde ve üretim fiyatlarında ortaya çıkan kaymaları aşağıdaki tablo gösterir.

Tablo 4

Mal Harcanan iş günleri Harcanan emek ücretleri Uygulanan sermaye Düşen ortalama kâr Üretim fiyatı
A 10 60 500 40 100
B 6 36 700 56 92
C 14 84 300 24 108
Toplam 30 180 1500 120 300

Böylece, emek miktarı değişmeden emek ücretlerinin yükselmesinin, başlangıçta eşit olan üretim fiyatlarında ve değişim oranlarında hissedilir bir kaymaya yol açtığı görülür. Bu kayma kısmen, ama görüldüğü kadarıyla tümüyle değil, ücret değişikliğinin etkisi altına aldığı ortalama kâr oranındaki eşzamanlı, zorunlu değişikliğe geri götürülebilir. Kesinlikle tümüyle değil, diyorum; çünkü örneğin C malının üretim fiyatı, içerdiği kâr tutarının düşmesine rağmen yükselmiştir, dolayısıyla bu fiyat değişikliği kesinlikle kârın değişimiyle tek başına ortaya çıkmış olamaz. Bu – aslında apaçık olan – hususu yalnızca şunu kuşkuya yer bırakmaksızın ortaya koymak için vurguluyorum: ücretin yüksekliğinde, etkinliği kâr yüksekliğini etkilemekle tükenmeyen, aksine kendine özgü, doğrudan bir etki de gösteren bir fiyat belirleme nedeniyle karşı karşıyayız; ve bu nedenle, Marx'ın yukarıda alıntılanan yerde atladığı fiyat belirleme nedenleri halkasını bağımsız bir incelemeye tabi tutmak için gerçekten de bir nedenimiz vardı. Bu incelemenin nihai sonuçlarını özetlemeyi sonraya saklıyorum. Şimdilik, adım adım sınayarak, Marx'ın üretim fiyatlarının ikinci belirleyici unsuru olan ortalama kârın değer yasasınca nasıl düzenlendiğine dair verdiği açıklamayı izleyelim.

malların;10 malların toplam değeri, bunların içerdiği toplam artı-değeri belirler; bu, toplumsal toplam sermayeye paylaştırıldığında ortalama kâr oranını düzenler; bu oran, tek bir malın üretiminde kullanılan sermayeye uygulandığında, sonunda söz konusu malın üretim fiyatına bir öğe olarak giren somut ortalama kârı verir. Bu yolla, bu dizinin başında duran faktör, yani "değer yasası", son halkayı, yani üretim fiyatlarını "düzenler".

Bu mantıksal zincire gözlemlerimizle eşlik edelim.

Önce dikkat çeken ve saptanması gereken şey, Marx'ın, malların üretim fiyatına giren ortalama kâr ile değer yasası temelinde belirli tekil mallarda cisimleşen değer arasında hiçbir bağlantıyı zaten ileri sürmediğidir. Aksine, sayısız yerde vurguyla, bir malın üretim fiyatına giren artı-değer miktarının, "söz konusu özel üretim alanında gerçekten üretilen artı-değer"den bağımsız, hatta ilkesel olarak farklı olduğunu öne çıkarır (III. 146; benzer biçimde III. 144 ve sıkça). Bu nedenle değer yasasına atfedilen etkiyi, değer yasasının tekil malların değişim oranlarını normlandırması yoluyla yerine getirdiği o karakteristik işleviyle hiç bağlantılandırmaz; yalnızca, son derece sorunlu niteliği üzerine daha önce yargımızı oluşturduğumuz, varsayılan bir başka işleviyle, yani tüm malların bir arada toplam değerinin belirlenmesiyle bağlantılandırır. Bu uygulamada, kendimizi ikna ettiğimiz gibi, değer yasası basitçe içeriksizdir. İnsan, Marx'ın da yaptığı gibi, değer kavramını ve yasasını malların değişim oranlarına dökerse,11 kavramı ve yasayı, böyle bir bütün olarak o oranlara hiçbir zaman giremeyecek bir bütüne uygulamanın hiçbir anlamı yoktur: gerçekleşmeyen bu bütünün değişimi için elbette ne bir ölçüt ne de bir belirleyici unsur vardır, dolayısıyla bir "değer yasası" için de hiçbir içerik bulunamaz. Ama değer yasası, "tüm malların bir arada toplam değeri" gibi hayalî bir şey üzerinde zaten gerçek bir etkiye sahip değilse, böyle bir etki elbette başka oranlara da iletilemez; ve Marx'ın dışarıdan derli toplu bir mantıkla örmeye uğraştığı, pek çok halkadan oluşan tüm o zincir, dolayısıyla havada asılı kalır.

Ama bu ilk temel kusuru tümüyle bir yana bırakalım ve zincirin geri kalan halkalarını bundan bağımsız olarak kendi sağlamlıkları açısından sınayalım. Öyleyse, malların toplam değerinin gerçekten reel ve hem de değer yasasınca belirlenen bir büyüklük olduğunu varsayalım: o zaman ikinci halka, bu malların toplam değerinin toplam artı-değeri düzenlediğini söyler. Bu doğru mu?

Artı-değer kuşkusuz toplam ulusal ürünün sabit ya da değişmez bir payını temsil etmez; aksine ulusal ürünün "toplam değeri" ile işçilere ödenen ücret tutarı arasındaki farktan doğar. Dolayısıyla o toplam değer, her hâlükârda tek başına toplam artı-değerin büyüklüğünü düzenlemez; aksine en iyi ihtimalle onun büyüklüğü için bir belirleyici unsur sağlayabilir, ki bunun yanına ikinci, yabancı bir belirleyici unsur olarak emek ücretinin yüksekliği eklenir. Peki belki bu da Marx'ın değer yasasına itaat etmiyor mudur?

İlk ciltte Marx bunu hâlâ koşulsuzca ileri sürmüştü. "Emek-gücünün değeri", diye yazar 155. sayfada, "her başka mal gibi, bu özgül ürünün üretimi, dolayısıyla yeniden üretimi için gerekli emek-zamanı tarafından belirlenir." Ve sonraki sayfada, bu cümleyi daha kesin biçimde belirleyerek şöyle devam eder: "Yaşayan bireyin kendini koruması için belirli bir miktar geçim aracına ihtiyacı vardır. Emek-gücünün üretimi için gerekli emek-zamanı, böylece bu geçim araçlarının üretimi için gerekli emek-zamanına çözülür, ya da emek-gücünün değeri, sahibinin korunması için gerekli geçim araçlarının değeridir." Üçüncü ciltte ise Marx, bu iddianın katılığından da hatırı sayılır ölçüde ödün vermek zorunda kalır. Nitekim üçüncü cildin 186. sayfasında, tam bir haklılıkla, işçilerin gerekli geçim araçlarının da, gerekli emek-zamanından sapan üretim fiyatlarına satılabileceği olasılığına dikkat çeker. Bu durumda, diye öğretir Marx, sermayenin değişken kısmı da (yani ödenen ücretler) "değerinden sapabilir." Başka deyişle: emek ücreti de (yalnızca geçici dalgalanmalardan tümüyle ayrı olarak) kalıcı biçimde, gerekli geçim araçlarında cisimleşen emek miktarına ya da değer yasasının katı talebine karşılık gelecek olan o orandan sapabilir. Demek ki daha toplam artı-değerin belirlenmesinde bile en azından değer yasasına yabancı bir belirleyici unsur işin içine girer.

Böylece belirlenen toplam artı-değer faktörü, Marx'a göre ortalama kâr oranını "düzenler." Ama görüldüğü gibi yine yalnızca şu şekilde: toplam artı-değer bir belirleyici unsuru sağlarken, bundan ve aynı zamanda değer yasasından tümüyle bağımsız ikinci bir belirleyici unsur olarak, toplumda var olan sermayenin büyüklüğü etki eder. Yukarıdaki tabloda olduğu gibi, %100'lük bir artı-değerde toplam artı-değer 150 Mk. ise, kâr oranı %10'dur; çünkü ve şu nedenle ki tüm üretim dallarında kullanılan toplam sermaye 1.500 Mk.'dır; tümüyle aynı kalan bir toplam artı-değerde, buna katılan toplam sermaye 3.000 Mk.'ya ulaşsaydı, kâr oranı görüldüğü gibi yalnızca %5 olurdu; toplam sermaye yalnızca 750 Mk. tutsaydı tam %20 olurdu. Demek ki değer yasasına tümüyle yabancı bir belirleyici unsur yine etki eden zincire girmektedir.

Ortalama kâr oranı, böylece daha ileri çıkarsamamız gerektiği üzere, belirli bir malın üretiminde biriken somut ortalama kârın büyüklüğünü düzenler. Bu da yine ancak önceki halkalardaki aynı sınırlamayla doğrudur. Yani belirli bir malda biriken ortalama kârın toplamı, iki faktörün çarpımıdır: avans edilen sermayenin büyüklüğü ile ortalama kâr oranının çarpımı. Çeşitli aşamalarda avans edilecek sermayenin büyüklüğü ise yine iki faktöre göre belirlenir: yani ücreti ödenecek emeğin miktarına göre (bu faktör gerçi Marx'ın değer yasasıyla uyumsuzluk içinde değildir) ama aynı zamanda ödenecek ücretin yüksekliğine göre; ve bu faktörde, az önce kendimizi ikna ettiğimiz gibi, değer yasasına yabancı bir faktör işin içine girer.

Bir sonraki halkayla yeniden başlangıca dönüyoruz. 4. halkaya göre belirlenen ortalama kârın, malın üretim fiyatını düzenlemesi gerekir. Bu, başta öne sürülen düzeltmeyle doğrudur: ortalama kâr yalnızca, ücret harcamasının yanı sıra fiyat belirleyen bir faktördür; bu ücret harcamasında ise, tekrar tekrar gösterildiği gibi, Marx'ın değer yasasına yabancı bir öğe birlikte belirleyici olarak etki eder.

Özetleyelim. Marx'ın pekiştirmeye giriştiği kanıt teması neydi? Şöyleydi: "Değer yasası üretim fiyatlarını düzenler" ya da bir başka ifade biçimiyle, "değerler son tahlilde üretim fiyatlarını belirler." Ya da Marx'ın ilk ciltte belirlediği biçimiyle değerin ve değer yasasının içeriğini formüle yerleştirirsek, iddia şöyle olur: Üretim fiyatları "son tahlilde", emek miktarının malların değişim oranının temelinde yatan tek koşul olduğu ilkesi tarafından yönetilir.

Peki kanıtlama akışının tek tek halkalarının yeniden incelenmesi neyi gösteriyor? Üretim fiyatının önce iki bileşenden oluştuğunu gösteriyor. Bunlardan biri, ücret harcaması, iki etkenin çarpımıdır; bunlardan biri, emeğin miktarı, Marx'ın değerinin tözüyle homojendir, ikincisi, ücretin yüksekliği ise değildir. İkinci bileşen, biriken ortalama kâr toplamı için, Marx'ın kendisi de bunun değer yasasıyla herhangi bir bağlantısını ancak bu yasanın zorbaca çarpıtılması yardımıyla ileri sürebilmiştir; öyle ki ona, değişim oranlarının hiç bulunmadığı bir alanda bir etkinlik atfetmiştir. Ama bundan da ayrı olarak, Marx'ın yine değer yasasından türetmek istediği "malların toplam değeri" etkeni, her hâlükârda bir sonraki halkanın, yani toplam artı-değerin belirlenmesinde, değer yasasıyla artık homojen olmayan bir "iş ücretinin yüksekliği" etkeniyle pay bölüşmek zorundaydı; "toplam artı-değer", tamamen yabancı bir öğeyle, toplumsal sermayenin kütlesiyle, ortalama kâr oranının belirlenmesinde; bu oran da nihayet kısmen yabancı olan ücret harcaması öğesiyle, biriken kâr toplamının belirlenmesinde pay bölüşmek zorundaydı. Marx'ın değer yasasının lehine pek tartışmalı bir hakla kaydedilen "tüm malların toplam değeri" etkeni, bu nedenle ancak etkisinin üç kez homeopatik biçimde seyreltilmesinden sonra ve doğal olarak bu seyreltmeye uygun küçük bir payla, ortalama kârın ve devamında üretim fiyatlarının belirlenmesine katkıda bulunur. Olgu durumunun ayık bir betimlemesi şöyle olmalıydı: Marx'ın değer yasasına göre malların değişim oranlarına tam ve münhasıran egemen olması gereken emeğin miktarı, gerçekte üretim fiyatlarının diğer belirleyici nedenler yanında bir belirleyici nedeni olarak kendini gösterir. Üretim fiyatlarının bir bileşeni olan ücret harcaması üzerinde güçlü ve oldukça dolaysız bir etkiye sahiptir; ikinci bileşen olan ortalama kâr üzerinde ise çok daha uzak, daha zayıf ve büyük ölçüde12 hatta tartışmalı bir etkiye.

Şimdi soruyorum: Bu olgu durumu, son tahlilde yine de değer yasasının üretim fiyatlarını belirlediği iddiasının bir doğrulamasını mı yoksa bir çürütülmesini mi içeriyor? – Sanırım yanıt bir an bile kuşkulu olamaz: Değer yasası, değişim oranlarını yalnızca emek miktarının belirlediğini iddia eder; olgular ise, değişim oranlarını yalnızca emek miktarının ya da onunla homojen etkenlerin belirlemediğini içerir. Bu iki önerme birbirine evet ile hayır gibi, sav ile çelişki gibi durur. İkinci önermeyi kabul eden kişi – ve Marx'ın üretim fiyatları kuramı bu kabulü içerir – fiilen birincisini yadsır. Ve Marx gerçekten kendisiyle ve birinci önermesiyle çelişmediğine inanmış olsaydı, o zaman kaba bir karışıklık yüzünden yanılmış demektir. O zaman, bir yasada anılan herhangi bir etkenin herhangi bir derecede herhangi bir tür etki uygulaması ile yasanın kendisinin egemenliğini uygulaması arasında yine de çok farklı iki şey bulunduğunu görmemiş olurdu.

Böylesine elle tutulur bir meselede belki en basit örnek en iyisi olacaktır. Topların gemi zırhları üzerindeki etkisinden söz edilir ve biri, atışın yıkıcı etkisinin derecesinin tek ve yalnızca kullanılan barut dolumunun büyüklüğüne bağlı olduğunu ileri sürer. Bu kişi hesaba çekilir ve fiili deneyim ışığında, kendi adım adım onayıyla, atışın etkisi için yalnızca yüklenen barutun miktarının değil, aynı zamanda onun gücünün, ayrıca top namlusunun yapısının, uzunluğunun vb., sonra merminin biçimi ve sertliğinin, devamında hedefin uzaklığının ve nihayet hiç de en az olmayarak zırh plakalarının kalınlığı ve sağlamlığının da önem taşıdığı kendisine gösterilir. Ve şimdi, bütün bunlar adım adım kabul edildikten sonra, adamımız, başlangıçtaki iddiasında yine de haklı olduğunu söyleyecektir; çünkü, gösterildiği gibi, andığı barut miktarı etkeni atışın etkisi üzerinde yine de belirleyici bir etki uyguluyordur, ki bu da diğer şeylerin yanı sıra, diğer koşullar eşit olduğunda barut dolumunun gücüyle birlikte atışın etkisinin artması ve tersine durumla kanıtlanır!

Marx'ta da durum farklı değil. Önce, malların değişim oranlarının temelinde tek ve yalnızca emek miktarından başka hiçbir şeyin yatamayacağını, düşünülebilecek en büyük vurguyla nutuk gibi söyler; emek miktarı dışında – ki onun, keyfî olarak yeniden üretilebilen malların değişim değeri üzerindeki etkisini zaten kimse yadsımaz – değer ve fiyatın başka belirleyici nedenlerini de kabul eden iktisatçılara en keskin biçimde polemik yöneltir; değişim oranlarının tek belirleyici nedeni olarak emek miktarının münhasır konumu üzerine iki cilt boyunca en önemli kuramsal ve pratik sonuçları, artı-değer kuramını ve kapitalist toplum örgütlenmesine karşı lanetini inşa eder – ki üçüncü ciltte, içeriksel olarak başka belirleyici nedenlerin de etkisini kabul eden bir üretim fiyatları kuramı geliştirsin. Ama bu diğer belirleyici nedenleri eksiksizce çözümlemek yerine, hep yalnızca zafer kazanmış bir edayla, putu olan emek miktarının şimdi bile gerçekten ya da kendi görüşünce bir etki uyguladığı noktalara parmak basar: emek miktarı değiştiğinde fiyatların değişmesine, "toplam değer" yoluyla ortalama kâr oranının etkilenmesine vb. Yabancı belirleyici nedenlerin eşgüdümlü etkisi hakkında, toplumsal sermayenin büyüklüğü yoluyla kâr oranının etkilenmesi hakkında, sermayelerin organik bileşiminin değişmesi ya da ücret yüksekliğinin değişmesi yoluyla fiyatların değişmesi hakkında bu bağlamda susar. Bu etkileri kabul ettiği açıklamalar yapıtında eksik değildir. Ücret yüksekliğinin fiyatlar üzerindeki etkisi örneğin S. 179 vd., ardından 186'da; toplumsal sermayenin büyüklüğünün ortalama kâr oranının yüksekliği üzerindeki etkisi S. 145, 184, 191 vd., 197 vd., 203 ve sıkça; sermayelerin organik bileşiminin üretim fiyatları üzerindeki etkisi S. 142 vd.'da isabetli biçimde geliştirilmiştir. Ama tipik biçimde Marx, değer yasasının savunusuna ayrılmış yerlerde bu başka türden etkilerin üzerinden tek söz etmeden geçer, yalnızca tek yanlı olarak emek miktarının payını öne çıkarır; öyle ki emek miktarı etkeninin üretim fiyatlarının biçimlenmesine birden çok noktada belirleyici biçimde müdahale ettiği doğru ve kimsenin tartışmadığı öncülden, son tahlilde yine de emeğin tek başına egemenliğini dile getiren değer yasasının üretim fiyatlarını belirlediği yolunda tamamen haksız bir sonuç çıkarsın! Bu, çelişkinin itirafından kaçınmaktır, ama kesinlikle çelişkinin kendisinden kaçınmak değildir!

Chapter IV.

MARX'IN SİSTEMİNDEKİ YANILGI; KÖKENİ VE DALLANMALARI

Bir yazarın kendisiyle çeliştiğinin kanıtlanması, gerekli bir aşama olabilir, ama hiçbir zaman nesnel ve verimli bir eleştirinin nihai amacı olamaz. Bir sistemde, düşünülebileceği gibi belki de yazarın yalnızca rastlantısal ve kişisel bir hatası olabilecek bir kusur bulunduğunu bilmek, eleştirel bilginin yalnızca görece yoksul bir derecesidir. Sağlam kurulmuş bir sistemin gerçek anlamda alt edilmesi, ancak yanılgının sisteme nereden girdiği noktayı ve onun içinde yayılıp dallandığı yolları kılı kırk yararcasına gösterebilmek başarıldığında olanaklıdır. Kendi-çelişkide doruğa varan yanılgının çıkış noktasını, gelişimini ve yıkımını, tıpkı tersine, kendini kaptırdığı bir sistemin bağlantılarını anlamaya çalıştığın gibi iyi ve, neredeyse demek istiyorum ki, karşıt olarak bile o denli duygudaşlıkla anlamak gerekir.

Pek kendine özgü biçimde kıvamlanmış koşullar, Marx örneğinde kendi-çelişki sorununun, ona genellikle düşenden çok daha büyük bir önem kazanmasına yol açmıştır; buna uygun olarak ben de o soruna geniş bir yer ayırdım. Ama tam da böylesine önemli ve etkili bir düşünür karşısında, eleştirel görevin ikinci, kanımca bu örnekte de nesnel açıdan daha verimli ve daha öğretici olan kısmından o ölçüde daha az kaçınabiliriz.

Bizi hemen ana meselenin önüne getiren bir soruyla başlayalım: Marx, öğretisinin kuramsal temel önermesine, yani tüm değerin tek ve yalnızca cisimleşmiş emek miktarlarına dayandığı önermesine hangi yoldan ulaşmıştır?

Bu önermenin, kendiliğinden anlaşılır ve bu nedenle bir kanıta hiç gerek duymayan bir aksiyom olmadığı kuşku götürmez. Değer ve zahmet, başka bir yerde bir kez açıkladığım gibi, hiç de, zahmetin değerin nedeni olduğu kavrayışından kişinin doğrudan etkilenmesi gerekecek kadar birbiriyle bağdaşık iki kavram değildir. "Bir şey için kendimi yorduğum bir olgudur, o şeyin bu zahmete değmesi ikinci, ondan farklı bir olgudur ve her iki olgunun her zaman el ele gitmediği, deneyim tarafından üzerine herhangi bir kuşku olanaklı olamayacak kadar kesin biçimde pekiştirilmiştir. Teknik beceriksizlikten ya da başarısız spekülasyondan ya da yalnızca talihsizlikten ötürü her gün değersiz bir sonuca harcanan sayısız sonuçsuz zahmetin her biri buna tanıklık eder. Ama aynı ölçüde, az zahmetin yüksek değerle ödüllendiği çok sayıdaki durumun her biri de."²³

Demek ki, buna rağmen herhangi bir alan için her iki büyüklüğün zorunlu ve yasaya uygun bir biçimde örtüşmesi ileri sürülürse, böyle bir savı destekleyebilecek herhangi gerekçeler konusunda kişinin kendine ve okurlarına hesap vermesi gerekir.

Marx, sisteminde bir gerekçe de ortaya koyar. Ama şuna ikna edebileceğime inanıyorum: İzlenen gerekçelendirme yolu en baştan doğal değildi, sorunun niteliğine uygun değildi; ayrıca sistemde sunulan gerekçelendirme, besbelli Marx'ın kendisinin kendi inancına ulaştığı gerekçelendirme değildi, – tersine, başka izlenimlerden devşirilmiş önceden edinilmiş bir görüş için sonradan yapay biçimde cilalanmış bir destek olarak kurgulanmıştı; ve nihayet – ki en belirleyici olan budur – kanıtlama, ona her türlü kanıt gücünü yitirten, en apaçık mantıksal ve yöntemsel hataların yığılmış bir sayısıyla baştan başa örülmüştür.

Daha yakından bakalım.

Marx'ın okurlarına inanmaları için sunduğu temel tez, malların değişim değerinin – çünkü onun çözümlemesi yalnızca buna, kullanım değerine değil, yöneliktir – temelini ve ölçüsünü mallarda cisimleşmiş emek miktarlarında bulduğudur.

Şimdi hem değişim değerleri, daha doğrusu malların fiyatları, hem de onların yeniden üretimi için gerekli emek nicelikleri, dışsal olarak ortaya çıkan büyüklüklerdir ve genel olarak deneyime dayalı bir saptamaya oldukça iyi erişilebilir. Bu nedenle Marx için, doğruluğu ya da yanlışlığı deneyim olgularında belli olmak zorunda olan bir önerme konusunda kanaate varmak için deneyime başvurmak, başka deyişle: salt görgül bir kanıta erişilebilir olan tezi için salt görgül bir kanıt da getirmek besbelli en yakın yol olurdu. Ama Marx bunu yapmaz. Bu olası ve kesinlikle uygun da olan bilgi ve kanıt kaynağının yanından dikkatsizce geçtiği bile söylenemez. Tersine, üçüncü cildinin açıklamalarının ortaya koyduğu gibi, görgül olguların nasıl olduğunu ve onların tezine aykırı olduğunu pekâlâ bilir. Malların fiyatlarının, cisimleşmiş emek miktarıyla orantılı olarak değil, başka öğeleri de içine alan toplam üretim maliyetleriyle orantılı olarak saptandığını bilir. Bu nedenle tezinin en doğal sınamasından kesinlikle rastlantısal olarak değil, bu yolda tezi için elverişli bir sonucun elde edilemeyeceği açık bilinciyle kaçınmıştır.

Ne var ki, bu tür tezler için yine tümüyle doğal olan ikinci bir kanıtlama ve ikna yolu daha vardır: psikolojik yol. Zira – bilimimizde çok sık başvurulan bir tümevarım ile tümdengelim karışımıyla – insanları bir yandan mübadele işlemlerini gerçekleştirirken ve mübadele fiyatlarını belirlerken, öte yandan üretime katılırken yönlendiren güdüler araştırılabilir; ve bu güdülerin niteliğinden insanların tipik bir davranış biçimine ilişkin sonuçlar çıkarılabilir. Bu sırada, başka olasılıkların yanı sıra, düzenli olarak talep edilen ve onaylanan fiyatlar ile malların üretimi için gereken emek miktarı arasında bir bağıntının da ortaya çıkması düşünülebilirdi. Bu yöntem, tam da benzer sorularda sık sık ve en iyi sonuçla uygulanmıştır – örneğin arz ve talep yasasının, üretim maliyeti yasasının olağan temellendirilmesi, rantın açıklanması vb. buna dayanır – ve Marx'ın kendisi de, en azından kabaca, bu yönteme hiç de seyrek başvurmamıştır. Yalnızca tam da temel tezinde yine bu yoldan kaçar. İleri sürülen, mübadele değerleri ile emek miktarları arasındaki dışsal bağıntının tam anlamına ancak ikisini birbirine zincirleyen psikolojik ara halkaların açığa çıkarılmasıyla kavuşabileceği apaçık olmasına rağmen, bu içsel bağıntıların serimlenmesinden vazgeçer; hatta bir keresinde, tam da o içsel bağa götürecek olan, "talep ve arz" gibi "iki toplumsal itici gücün" "daha derin analiz"ini "burada yersiz" ilan eder (III. 169). Buradaki "burada" sözcüğü ilk başta yalnızca talep ve arzın fiyat oluşumu üzerindeki etkisine ilişkin bir ek bahse gönderme yapsa da, gerçekten "derin" ve esaslı bir analiz söz konusu olduğunda, fiilen ve pratik olarak bütün Marxçı sisteme ve özellikle de en önemli temel düşüncesinin temellendirilmesine de uzanır.

Ama burada da yine kendine özgü bir şey gözlemlemek gerekiyor. Çünkü Marx bu ikinci olanaklı ve doğal araştırma yöntemini de tarafsız bir dikkatsizlikle geçiştirmez. Tam tersine, ondan da bilerek ve özenle, üstelik bu yöntemin nasıl bir sonuç vereceğinin ve bu sonucun tezine elverişli olmayacağının tam bilinciyle kaçar. Zira üçüncü ciltte, "daha derin analiz"inden burada ve başka yerlerde vazgeçtiği o üretimde ve mübadelede etkili olan dürtüleri, kaba toplu adı "rekabet" altında gerçekten devreye sokar; ve bu dürtülerin gerçeklikte fiyatların mallarda cisimleşmiş emek miktarlarına uyarlanmasına yol açmadığını, aksine onları bu ölçütten uzaklaştırıp en azından ikinci, eşgüdümlü bir etkenin de katkısına karşılık gelen bir düzeye doğru ittiğini bilir ve serimler. Marx'a göre ünlü ortalama kâr oranının oluşmasını ve saf emek-değerlerinin, onlardan sapan ve bir miktar ortalama kâr içeren "üretim fiyatları"na "dönüşmesi"ni sağlayan, işte bu "rekabet"tir.

Marx, tezini deneyimden ya da onu işleten güdülerden hareketle ampirik veya psikolojik olarak temellendirmek yerine, böyle bir konu için kuşkusuz biraz tuhaf olan üçüncü bir kanıtlama yolunu tutmayı yeğler: salt mantıksal bir kanıt yolunu, mübadelenin özünden çıkan diyalektik bir tümdengelimin yolunu.

Marx, daha eski çağda Aristoteles'te "mübadelenin eşitlik olmadan olamayacağı, eşitliğin ise ölçülebilirlik olmadan olamayacağı" (I. 35) düşüncesini bulmuştur. Bu düşünceye bağlanır. İki malın mübadelesini bir denklem imgesi altında tasavvur eder, mübadele edilen ve böylece eşitlenen iki şeyde "aynı büyüklükte ortak bir şey"in var olması gerektiği sonucunu çıkarır, ve eşitlenen şeylerin mübadele değerleri olarak kendisine "indirgenebilir" olması gereken bu ortak şeyi aramaya koyulur (I. 11).

Araya girerek belirtmek isterim ki, daha en baştaki, iki şeyin mübadelesinde onların bir "eşitliği"nin tezahür etmesi gerektiği yolundaki varsayım bana çok modası geçmiş – ki bunun sonuçta pek bir önemi olmazdı – ama aynı zamanda çok gerçek dışı veya, açık Almancayla söylemek gerekirse, yanlış düşünülmüş görünüyor. Eşitliğin ve tam dengenin hüküm sürdüğü yerde, mevcut durağan konumda bir değişiklik meydana gelmemesi olağandır. Bu nedenle mübadele halinde iş, malların sahip değiştirmesiyle son buluyorsa, bu çok daha fazla, herhangi bir eşitsizliğin ya da bir üstünlüğün işin içinde olduğunun ve değişimin onun ağırlığıyla zorlandığının bir işaretidir – tıpkı birbirine yaklaştırılmış bileşik cisimlerin öğeleri arasında, yaklaştırılan yabancı cismin öğelerine olan "kimyasal yakınlık" tam da eşit güçte değil de, mevcut bileşimin öğelerine olandan daha güçlü olduğunda yeni kimyasal bileşiklerin oluşması gibi. Nitekim modern iktisat da, mübadele edilecek değerlerin "eşdeğerliliği"ne ilişkin eski skolastik-teolojik görüşün isabetsiz olduğunda görüş birliği içindedir. Ama bu noktaya daha fazla ağırlık vermek istemiyor ve Marx'ın aranan "ortak şey" olarak emeği damıtıp çıkardığı o mantıksal ve yöntemsel işlemlerin eleştirel incelenmesine geçiyorum.

İşte bu işlemlerdir, yukarıda daha önce ima ettiğim gibi, bana Marxçı teorinin en yaralı noktasını oluşturuyor gibi görünenler. Bunlar neredeyse düşünce halkaları kadar – ki bunlar hiç de az değildir – bilimsel temel hata barındırır; ve apaçık izler taşır ki, önceden edinilmiş bir kanaati, gerçek bir araştırma sürecinin görünüşte doğal bir sonucu olarak ortaya çıkarmak amacıyla sonradan kurgulanıp yapay biçimde bir araya getirilmişlerdir.

Marx, mübadele değeri için karakteristik olan "ortak şey"i ararken şu yöntemi izler. Mübadelede eşitlenen nesnelerin genel olarak sahip olduğu çeşitli özellikleri bir gözden geçirir, sonra dışlama yöntemiyle sınavı geçemeyen tüm özellikleri elemeye tabi tutar, ta ki sonunda geriye yalnızca tek bir özellik kalana dek. Bu özellik – ki emek ürünü olma özelliğidir – o zaman aranan ortak özellik olmak zorundadır.

Bu yöntem biraz tuhaftır, ama başlı başına yerilesi değildir. Tahmin edilen karakteristik özelliği olumlu biçimde sınava koymak yerine – ki bu, daha önce ele alınan ve Marx'ın özenle kaçındığı iki yöntemden birine götürürdü – tam da onun aranan özellik olduğu kanaatine yalnızca olumsuz yoldan, yani diğer tüm özelliklerin o olmadığını, fakat birinin yine de o olmak zorunda olduğunu göstererek ulaşmak elbette biraz tuhaftır. Yine de bu yöntem, gerekli sakınımla ve eksiksizlikle kullanıldığında istenen hedefe götürebilir; yani, içine ait olan her şeyin mantıksal eleğe gerçekten konulmasına titiz bir özenle dikkat edilir ve sonra eleme yoluyla dışlanan tek bir halkada bile bir yanlış yapılmazsa.

Peki Marx nasıl ilerler?

O, daha en baştan eleğe yalnızca, sonunda "ortak" olan diye eleyip çıkarmak istediği özelliğe sahip olan mübadele değerli şeyleri koyar ve başka türden olanların hepsini dışarıda bırakır. Tıpkı, torbadan beyaz bir top çıkmasını ısrarla isteyen ve bu sonucu ihtiyatlıca, torbaya beyazdan başka top koymayarak destekleyen biri gibi yapar. Zira mübadele değerinin tözüne ilişkin araştırmasının kapsamını daha en baştan "mallar" ile sınırlar; bu kavramı, tam da özenle tanımlamaksızın, her halükârda "iyiler/mallar" (Güter) kavramından daha dar tutar ve doğa armağanlarının karşısında emek ürünleriyle sınırlar. Oysa apaçık ortadadır: eğer mübadele gerçekten "aynı büyüklükte ortak bir şey"in varlığını öngören bir eşitleme demekse, o zaman bu ortak şeyin mübadeleye giren bütün mal türlerinde aranıp bulunması gerekir; yalnızca emek ürünlerinde değil, toprak gibi doğa armağanlarında da. Dikili ağaçta, su güçlerinde, kömür yataklarında, taş ocaklarında, petrol yataklarında, maden sularında, altın madenlerinde ve benzerlerinde.13 Bu koşullar altında, emek ürünü olmayan mübadele değerli malları, mübadele değerinin temelinde yatan ortak şeyi ararken dışlamak yöntemsel bir ölümcül günahtır. Bu, bir fizikçinin tüm cisimlerde ortak olan bir özelliğin, örneğin ağırlığın nedenini, cisimlerin tek bir grubunun, örneğin saydam cisimlerin özelliklerini elemekle araştırmaya kalkışmasından farksızdır: saydam cisimlerde ortak olan tüm özellikleri gözden geçirir, bunların diğer tüm özelliklerinin ağırlığın nedeni olamayacağını gösterir, ve buna dayanarak sonunda saydamlığın ağırlığın nedeni olması gerektiğini ilan eder!

Doğa armağanlarının dışlanması (ki mübadelede eşitleme düşüncesinin babası Aristoteles'in aklına kuşkusuz gelmezdi), kimi doğa armağanları, örneğin toprak, servetin ve ticaretin en önemli nesneleri arasında yer aldığı ve doğa armağanlarında mübadele değerlerinin her zaman yalnızca rastlantısal ve keyfi biçimde belirlendiği de hiçbir şekilde ileri sürülemediği için, daha da az haklı çıkarılabilir. Bir yandan rastlantı fiyatları emek ürünlerinde de görülür, öte yandan doğa armağanlarının fiyatları çoğu zaman sabit dayanak noktalarına ya da belirleyici gerekçelere en açık ilişkileri sergiler. Örneğin arazilerin satış bedelinin, rantlarının yöredeki olağan faiz oranına göre belirlenen bir katı olduğu, dikili ağacın ya da ocaktaki kömürün farklı kalitelerde veya farklı konumlarda, eşitsiz nakil koşullarıyla, salt rastlantıdan değil farklı bir fiyat elde etmesi kadar bilinen bir şeydir vb.

Marx, mübadele değerli malların bir bölümünü incelemeden daha en baştan dışlamış olmasının nasıl ve niçin olduğuna dair açık bir hesap vermekten de sakınır. Burada da, sık sık olduğu gibi, akıl yürütmesinin nazik yerlerinin üstünden yılan balığı gibi kaygan bir diyalektik ustalıkla geçip gitmeyi bilir. Önce okuruna, "mal" kavramının genel olarak mübadele değerli mal kavramından daha dar olduğunu fark ettirmekten kaçınır. İncelemenin daha sonra mallarla sınırlandırılmasına olağan bir bağlantı noktasını, kitabının başına koyduğu, görünüşte tümüyle masum, genel şu ifadeyle son derece ustaca hazırlar: "kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu toplumların zenginliği, devasa bir mal yığını olarak görünür." Mal terimini Marx'ın daha sonra ona yüklediği emek ürünleri anlamında anlarsak, bu cümle tümüyle yanlıştır. Çünkü doğa armağanları, toprak dahil, ulusal zenginliğin çok önemli ve hiç de önemsiz olmayan bir bileşenini oluşturur. Ama tarafsız okur bu yanlışlığın üstünden kolayca geçer, çünkü Marx'ın mal terimine daha sonra çok daha dar bir anlam yükleyeceğini bilmemektedir.

Bunun ardından gelen kısımda da bu hâlâ açıklığa kavuşturulmaz. Tam tersine, birinci bölümün ilk paragraflarında dönüşümlü olarak "şey"den, "kullanım değeri"nden, "mal"dan (Gut) ve "meta"dan (Ware) söz edilir; ancak sonuncusu ile ilk üçü arasında keskin bir ayrım çizilmez. "Bir şeyin yararlılığı" – S. 10'da denildiği gibi – "onu kullanım değeri yapar". "Metanın gövdesi … bir kullanım değeri veya maldır". S. 11'de şunu okuruz: "Değişim değeri … nicel ilişki olarak görünür …, bir türden kullanım değerlerinin başka türden kullanım değerleriyle değiştirildiği nicel ilişki olarak". Dikkat edilsin: burada değişim değeri olgusunun alanı olarak doğrudan doğruya hâlâ kullanım değeri = mal gösterilmektedir. Ve "Konuya daha yakından bakalım" sözüyle – ki bu söz, araştırmanın başka, daha dar bir alanına atlanacağını bildirmeye kesinlikle elverişli değildir – Marx şöyle devam eder: "Tek bir meta, örneğin bir quarter buğday, en farklı oranlarda başka mallarla değiştirilir". Ve "Ayrıca iki meta alalım" vb. Aynı paragrafta hatta "şeyler" ifadesi bir kez daha geri döner, üstelik tam da sorun açısından önemli olan şu dönüşte: "iki farklı şeyde aynı büyüklükte ortak bir öğe bulunur" (değişimde bunlar birbirine eşit kılınmaktadır). Bunu izleyen 12. sayfada ise Marx "ortak öğe" arayışını yalnızca "metaların değişim değeri" için yürütür ve araştırma alanını böylece değişim değerine sahip şeylerin bir bölümüne daralttığını tek bir kelimeyle dahi belirtmez.14 Ve hemen bir sonraki sayfada, S. 13'te, bu daraltma yeniden terk edilir ve metaların dar alanı için az önce elde edilen sonuç, malların kullanım değerlerinin daha geniş çevresine uygulanır. "Bir kullanım değeri veya mal, demek ki yalnızca bir değere sahiptir, çünkü onda soyut insan emeği nesneleşmiş veya maddileşmiştir!"

Marx araştırmayı belirleyici noktada emek ürünlerine daraltmak yerine, değişim değerine sahip doğa armağanlarında da ortak öğeyi arasaydı, emeğin ortak öğe olamayacağı elle tutulurcasına ortaya çıkardı. O daraltmayı açıkça ve apaçık biçimde gerçekleştirseydi, hem kendisi hem de okurları kaba metodik hatanın üzerine kaçınılmaz olarak tökezlerdi; emek ürünü olma özelliğinin bir çevrenin ortak özelliği olarak başarıyla damıtılmasını sağlayan o naif hünere – ki bu, daha önce doğası gereği aynı çevreye giren ve emek ürünü olmayan, değişim değerine sahip bütün şeyler özellikle bu çevreden çıkarıldıktan sonra yapılmıştır – gülümsemek zorunda kalırlardı. Bu hüner ancak Marx'ın yaptığı gibi, fark ettirmeden, o nazik noktanın üzerinden hızla ve kolayca kayan bir diyalektikle yapılabilirdi. Marx'ın böylesine hatalı bir yöntemi kabul edilebilir biçimde sunmayı bildiği ustalığa duyduğum içten hayranlığı dile getirirken, elbette yine de yalnızca yöntemin tümüyle hatalı olduğunu saptayabilirim.

Ama daha ileriye bakalım. Az önce betimlenen hünerle Marx ancak emeğin genel olarak yarışmaya girebilmesini sağlamıştı. Çevrenin yapay biçimde daraltılması sayesinde emek, ilk kez bu dar çevre için "ortak" bir özellik hâline gelmişti. Ne var ki onun yanında başka özellikler de ortak olarak söz konusu olabilirdi. Peki bu öteki rakipler nasıl saf dışı bırakılıyor?

Bu, her biri yalnızca birkaç kelime, ama bu kelimelerde en ağır mantık hatalarından birini barındıran iki düşünce halkasıyla gerçekleşir.

İlk halkada Marx "metaların bütün geometrik, fiziksel, kimyasal veya diğer doğal özelliklerini" dışlar. Çünkü "onların bedensel özellikleri genel olarak ancak kendilerini yararlı kıldıkları ölçüde, yani kullanım değerine dönüştürdükleri ölçüde dikkate alınır. Öte yandan metaların değişim ilişkisi ise apaçık biçimde kullanım değerlerinden soyutlanmayla nitelenir". Çünkü "bunun (değişim ilişkisinin) içinde bir kullanım değeri, yeterli oranda mevcut olduğu sürece, bir diğeri kadar geçerlidir" (I. 12).

"Marx şu kanıtlamaya ne derdi acaba? Bir opera sahnesinde üç seçkin şarkıcı – bir tenor, bir bas ve bir bariton – her birinin maaşı 20.000 florin. Şu soru sorulur: maaşta birbirlerine eşit kılınmalarına yol açan ortak durum nedir? ve ben şu yanıtı veririm: Maaş sorununda iyi bir ses, yeterli oranda mevcut olduğu sürece, bir diğeri kadar geçerlidir; iyi bir tenor sesi, iyi bir bas veya iyi bir bariton sesi kadar geçerlidir. Dolayısıyla maaş sorununda "apaçık biçimde" iyi sesten soyutlanılır, dolayısıyla iyi ses yüksek maaşın ortak nedeni olamaz. – Bu kanıtlamanın yanlış olduğu açıktır. Ama aynı ölçüde açıktır ki, tam ona öykünerek kurulan Marx'ın sonuç çıkarımı da kıl kadar daha doğru değildir. İkisi de aynı hatadan muzdariptir. Bir durumdan genel olarak soyutlamayı, o durumun ortaya çıktığı özel kiplerden soyutlamayla karıştırırlar. Bizim örneğimizde maaş sorunu için önemsiz olan, açıkça yalnızca iyi sesin ortaya çıktığı özel kiptir – tenor, bas, bariton sesi olarak –, ama kesinlikle iyi sesin kendisi değildir. Aynı şekilde metaların değişim ilişkisi için de, metaların kullanım değerinin ortaya çıkabileceği özel kipten – meta gıda, barınma, giyim vb. işe yarasın – soyutlanır, ama kesinlikle kullanım değerinin kendisinden değil. Sonuncudan düpedüz soyutlanmadığını Marx şuradan bile çıkarabilirdi: bir kullanım değeri bulunmayan yerde hiçbir değişim değeri var olamaz; bu, Marx'ın kendisinin de defalarca itiraf etmek zorunda kaldığı bir olgudur." (Böhm-Bawerk)15

Ne var ki kanıt yürüyüşünün bir sonraki halkasının durumu daha da kötüdür. "Metanın gövdesinin kullanım değerinden vazgeçilirse" – diye sürdürür Marx harfiyen – "onlara yalnızca tek bir özellik kalır, emek ürünü olma özelliği". Gerçekten mi? diye soruyorum bugün, tıpkı 12 yıl önce sorduğum gibi: yalnızca tek bir özellik mi? Değişim değerine sahip mallara, örneğin gereksinime oranla nadir olmaları özelliği de ortak kalmıyor mu? Ya da talep ve arzın konusu olmaları? Ya da mülk edinilmiş olmaları? Ya da "doğa ürünleri" olmaları? Çünkü onların emek ürünleri olduğu kadar doğa ürünleri de olduğunu, Marx'ın kendisinden daha açık söyleyen yoktur; o bir keresinde şöyle der: "Metanın gövdeleri iki öğenin, doğa maddesi ile emeğin birleşimleridir". Ya da değişim değerlerine, üreticilerine maliyet yükledikleri özelliği de ortak değil mi – Marx'ın üçüncü ciltte böylesine tam olarak hatırladığı bir özellik?

Peki neden, diye soruyorum bugün de yeniden, değerin ilkesi, emek ürünü olma özelliği yerine, bu ortak özelliklerden herhangi birinde de pekâlâ bulunmasın? Çünkü Marx sonuncunun lehine olumlu bir gerekçenin izini bile öne sürmemiştir; tek gerekçesi olumsuz olandır: başarıyla soyutlanıp atılan kullanım değerinin değişim değerinin ilkesi olmadığıdır. Ama bu olumsuz gerekçe, Marx'ın gözden kaçırdığı bütün öteki ortak özellikler için de tıpatıp aynı ölçüde geçerli değil mi?

Dahası var! Marx'ın, bir kullanım değeri yeterli oranda mevcut olduğu sürece bir diğeri kadar geçerlidir gerekçesiyle kullanım değerinin değişim değeri üzerindeki etkisini soyutlayıp attığı aynı S. 12'de, bize emek ürünlerine ilişkin şunu anlatır:

"Ne var ki emek ürünü de elimizde şimdiden başkalaşmıştır. Onun kullanım değerinden soyutlanırsak, onu kullanım değeri yapan bedensel bileşenlerden ve biçimlerden de soyutlanırız. O artık masa veya ev veya iplik ya da başka yararlı bir şey değildir. Bütün duyusal nitelikleri silinmiştir. O artık marangoz emeğinin veya inşaat emeğinin veya eğirme emeğinin ya da başka belirli bir üretken emeğin ürünü de değildir. Emek ürünlerinin yararlı niteliğiyle birlikte, onlarda temsil edilen emeklerin yararlı niteliği de yiter; demek ki bu emeklerin farklı somut biçimleri de yiter; bunlar artık birbirinden ayrılmazlar, tersine hepsi birlikte aynı insan emeğine, soyut insan emeğine indirgenmiştir."

Değişim ilişkisi için yalnızca bir kullanım değerinin değil, aynı zamanda bir emek ve emek ürünü türünün de "yeterli oranda mevcut olduğu sürece, bir diğeri kadar geçerli olduğu" bundan daha açık ve daha kesin söylenebilir mi? Yani başka deyişle, Marx'ın az önce kullanım değerine karşı dışlama hükmünü dayandırdığı tam da aynı olgunun emek bakımından da var olduğu? Emek ve kullanım değerinin niteliksel ve niceliksel bir yanı vardır. Kullanım değeri masa, ev veya iplik olarak nasıl niteliksel olarak farklıysa, emek de marangoz emeği, inşaat emeği veya eğirme emeği olarak öyledir. Ve farklı türden emeği niceliğine göre nasıl karşılaştırabiliyorsak, farklı türden kullanım değerlerini de kullanım değerinin büyüklüğüne göre tıpkı öyle karşılaştırabiliriz. Aynı olgunun bir rakip için dışlanmaya, bir başkası için ödülle taçlandırılmaya yol açması için neden hiçbir biçimde keşfedilemez! Marx araştırmanın sırasını rastlantı eseri tersine çevirseydi, kullanım değerini dışladığı tam da aynı çıkarım aygıtıyla emeği dışlayabilir, sonra da emeği taçlandırdığı yine aynı çıkarım aygıtıyla kullanım değerini geriye kalan tek ve dolayısıyla aranan ortak özellik olarak ilan edebilir ve değeri bir "kullanım değeri jölesi" olarak açıklayabilirdi. Sanırım, şaka olarak değil, tam bir ciddiyetle ileri sürülebilir ki, S. 12'nin – ilkinde kullanım değerinin etkisinin soyutlanıp atıldığı, ikincisinde emeğin aranan ortak öğe olarak gösterildiği – iki paragrafında, dışsal mantıksal doğrulukta herhangi bir değişiklik olmaksızın özneler karşılıklı yer değiştirebilirdi; birinci paragrafın değiştirilmemiş cümle yapısına kullanım değeri yerine her yere emek ve emek ürünleri, ikincisinin yapısına emek yerine her yere kullanım değeri yerleştirilebilirdi!

İşte Marx'ın, emeği değerin yegâne temeli kabul eden temel önermesini sistemine sokarken kullandığı mantık ve metodoloji böyledir. Bu diyalektik hokus pokusun Marx'ın kendisi için kanaatin nedeni ve kaynağı olduğunu büsbütün olanaksız sayıyorum. Marx ayarında bir düşünür – ve ben onu birinci sınıf bir düşünme gücü olarak değerlendiriyorum –, söz konusu olan kendi kanaatini henüz oluşturmak ve şeylerin gerçek bağlantısını özgür, tarafsız bir bakışla gerçekten ilk kez aramak olsaydı, başlangıçta böylesine çarpık ve doğaya aykırı bir yolda araştırma yapması büsbütün olanaksızdı; yalnızca talihsiz bir rastlantı eseri, betimlenen bütün o mantıksal ve metodik hatalara sırayla düşmesi ve böyle bir araştırma yolunun doğal, önceden bilinmeyen ve önceden istenmeyen sonucu olarak, emeği değerin yegâne kaynağı sayan tezi eve getirmesi büsbütün olanaksızdı.

Sanırım gerçek durum başkaydı. Marx'ın tezine gerçekten ve içtenlikle inandığından hiç kuşku duymuyorum. Ama kanaatinin gerekçeleri, sisteme yazdıkları değildir. Bunlar herhalde gerekçelerden çok izlenimlerdi.

Her şeyden önce otoritenin yarattığı izlenimler. Büyük otoriteler olan Smith ve Ricardo, en azından o dönemde sanıldığı gibi, aynı önermeyi öğretmişlerdi. Doğrusu onlar da bu önermeyi Marx'tan daha fazla temellendirmemiş, yalnızca belirli, genel, bulanık birtakım izlenimlerden hareketle varsaymışlardı. Aksine, dikkatle baktıkları yerlerde ve daha dikkatli bakmanın kaçınılmaz olduğu alanlarda ona açıkça karşı çıkmışlardır. Gelişmiş ampirik ulusal ekonomi için Smith, tıpkı Marx'ın üçüncü cildinde yaptığı gibi, değerlerin ve fiyatların, emeğin yanında ortalama bir sermaye kârını da içeren bir maliyet düzeyine doğru çekildiğini öğretmiştir; Ricardo da „On value" başlıklı bölümün ünlü IV. kısmında, dolaysız ve dolaylı emeğin yanında sermaye yatırımının büyüklüğü ve süresinin de malların değeri üzerinde belirleyici bir etkide bulunduğunu aynı netlik ve açıklıkla ortaya koymuştur. Emeğin değerin „gerçek" kaynağı olduğu yönündeki gözde felsefi düşünceye görünür bir çelişkiye düşmeden bağlı kalabilmek için, onunla birlikte henüz hiçbir kapitalistin ve toprak sahibinin bulunmadığı masal diyarına ve masal çağına sığınmak zorundaydılar. Burada bu önerme, denetlenemediği için çürütülmeden ileri sürülebiliyordu. Buna ilişkin hiçbir veri bulunmadığından deneyim tarafından denetlenmiyordu; bilimsel-psikolojik çözümleme tarafından da denetlenmiyordu, çünkü tıpkı Marx gibi onlar da böyle bir çözümlemeden kaçındılar: temellendirmediler, „doğal" bir durum olarak bir emek-değer idilini varsaydılar.16

Smith ve Ricardo'nun otoritesi aracılığıyla muazzam, gerçi tartışmasız olmayan bir itibar kazanmış olan bu ruh hâllerine ve görüşlere Marx bir mirasçı olarak girdi. Ve ateşli bir sosyalist olarak buna seve seve inandı. İktisadi dünya görüşünü bu denli güzel desteklemeye elverişli bir düşünceye karşı, hiç de hoşuna gitmeyen bir Ricardo'dan daha kuşkucu davranmaması şaşırtıcı değildir. Klasiklerin çelişen ifadelerinin onu emek-değer tezine karşı eleştirel kuşkulara yöneltmemesi, tersine bunları yalnızca klasiklerin, rahatsız edici bir gerçeğin hoşa gitmeyen sonuçlarından bir dolambaçla sıyrılma denemeleri olarak yorumlaması da şaşırtıcı değildir. Kısacası, klasikleri kendi tek yanlı, yarı bulanık, yarı çelişkili ve hiç temellendirilmemiş ifadelerine sürükleyen aynı malzemeden hareketle, kendisinin aynı önermelere inanması, üstelik güçlü, koşulsuz ve ateşli bir inançla inanması şaşırtıcı değildir. Kendisi için başka gerekçelere ihtiyacı yoktu. Yalnızca sistemi için biçimsel bir temellendirmeye ihtiyacı vardı.

Bu temellendirmede klasiklere dayanamamasının anlaşılır olduğu açıktır, çünkü onlar hiçbir şeyi temellendirmemişlerdi. Ne deneyime başvurabileceğini ne de iktisadi-psikolojik bir temellendirme deneyebileceğini de biliyoruz, çünkü bu yollar onu açıkça kanıtlamak istediği tezin tam tersine götürürdü. Böylece zaten zihinsel eğilimine uygun düşen mantıksal-diyalektik spekülasyona yöneldi. Ve burada parola şuydu: ne yardım edebilirse etsin! Ne ortaya çıkarmak istediğini ve çıkarmak zorunda olduğunu biliyordu; bu yüzden, önceden bilinen sonuç dışarıdan saygın bir çıkarım biçiminde gerçekten ortaya çıkana dek, sabırlı kavramları ve öncülleri hayranlık verici bir incelikle uzun uzun yontup büktü. Belki kendi inançlarından öylesine kör olmuştu ki, bu sırada zorunlu olarak ortaya çıkan mantıksal ve yöntemsel canavarlıkları hiç fark etmedi; belki bunları fark etti, ama en derin inancına göre içerik bakımından temellendirilmiş bir hakikate, hak ettiği sistematik kılığa kavuşmasında yardımcı olmak amacıyla, kendi gözünde yalnızca biçimsel düzeltmeler olarak haklı gördü: buna ben karar veremem ve bugün muhtemelen artık hiç kimse karar veremez. Ancak ileri sürmek istediğim şey şu: Marx kadar düşünce gücüne sahip bir kafanın, temel tezinin sistematik temellendirmesinde Marx'ın yaptığı gibi bu denli ağır, bu denli sürekli ve bu denli elle tutulurcasına yanlış bir mantık ortaya koyduğu hemen hemen hiç görülmemiştir.

İşte bu yanlış tezi şimdi sistemine örüyor. Hemen ardından attığı adımlarda yeniden parlak biçimde kendini gösteren, hayranlık verici bir taktiksel ustalıkla. Çünkü tezini, deneyim kanıtından özenle kaçınarak yalnızca „gönlün derinliklerinden" türetmiş olsa da, bu aprioristik spekülasyonun sonucunu deneyim karşısında sınamak düşüncesi tümüyle bir kenara itilemez. Marx bunu kendisi yapmazsa, büyük olasılıkla okurları kendi başlarına yapacaklardır. Peki Marx nasıl davranıyor?

Bölüyor. Bir noktada tezinin deneyimle bağdaşmazlığı apaçıktır. Bu noktayı, boğayı boynuzlarından yakalarcasına, kendisi ele alıyor. Çünkü temel ilkesinin bir sonucu olarak, çeşitli malların değerinin, onların üretimi için gerekli olan emek-zamanına göre orantılı olduğunu öğretmişti (I. 14). Oysa şu olgu, üstünkörü gözlemci için bile apaçıktır ki, bu önerme belirli olgular karşısında tutarlılığını koruyamaz; örneğin bir heykeltıraşın, bir sanat marangozunun, bir keman yapımcısının, bir makine mühendisinin vb. günlük ürünü, ikisinde de eşit miktarda emek-zamanı „cisimleşmiş" olsa da, sıradan bir zanaatçının ya da fabrika işçisinin günlük ürünüyle elbette eşit değil, çok daha yüksek bir değere sahiptir. Marx şimdi bu olguları ustaca bir diyalektik dönüşle kendisi dile getiriyor. Onları, temel ilkesine bir karşıtlık değil de yalnızca onun, hâlâ kuralın içinde kalan ve yalnızca belirli bir açıklamayı ya da daha kesin bir tanımlamayı gerektiren hafif bir çeşitlemesini içeriyorlarmış gibi bir tonla kayda geçiriyor. Çünkü, teoremi anlamında emek olarak, „ortalama olarak özel bir gelişme olmaksızın her sıradan insanın bedensel organizmasında bulunan basit emek gücünün harcanmasını"; başka bir deyişle „basit ortalama emeği" (I. 19) anlamak istediğini açıklıyor, benzer biçimde daha önce de (I. 13). „Daha karmaşık emek" – diye sürdürüyor sonra – „yalnızca güçlendirilmiş ya da daha doğrusu çoğaltılmış basit emek olarak geçerlidir, öyle ki daha küçük bir miktar karmaşık emek, daha büyük bir miktar basit emeğe eşittir. Bu indirgemenin sürekli olarak gerçekleştiğini deneyim gösterir. Bir mal en karmaşık emeğin ürünü olabilir, değeri onu basit emeğin ürünüyle eşitler ve dolayısıyla kendisi yalnızca belirli bir miktar basit emeği temsil eder. Çeşitli emek türlerinin ölçü birimleri olarak basit emeğe indirgendiği farklı oranlar, üreticilerin arkasından işleyen toplumsal bir süreçle saptanır ve bu yüzden onlara gelenekçe verilmiş gibi görünür."

Hızla ilerleyen bir okur için bu açıklama gerçekten oldukça akla yatkın gelebilir. Ne var ki biraz soğukkanlı ve serinkanlı bakıldığında, izlenim tam tersine döner.

Karşı karşıya olduğumuz olgu şudur: nitelikli emeğin bir günlük ya da bir saatlik ürünü, basit emeğin bir günlük ya da bir saatlik ürününden daha yüksek bir değere sahiptir; örneğin bir heykeltıraşın günlük ürünü, değer bakımından bir taş kırıcının beş günlük ürününe denktir. Marx, değişimde birbirine eşitlenen şeylerin „aynı büyüklükte ortak bir şey" içermesi gerektiğini öğretmişti ve bu ortak şeyin bir emek ve emek-zaman olması gerekiyordu. Genel olarak emek mi? Marx'ın 13. sayfaya kadarki ilk, genel açıklamaları bunu düşündürüyordu, ama bu açıkça doğru değil: çünkü beş günlük emek, kesinlikle bir günlük emekle „aynı büyüklük" değildir. Bu yüzden Marx artık emek deyip geçmiyor, „basit emek" diyor: ortak şey, yani belirli türden, yani basit emekten eşit miktarda olanın içeriği olmalı.

Ama soğukkanlılıkla bakıldığında bu daha da az doğrudur, çünkü heykeltıraşın ürününde hiç „basit emek" cisimleşmemiştir, bir taş kırıcının beş günlük ürününde olduğu kadar eşit miktarda basit emek olması bir yana. Serinkanlı gerçek şudur ki, bu iki ürün farklı türden emeği farklı miktarda cisimleştirir; bu ise, önyargısız her insanın kabul edeceği gibi, Marx'ın talep ettiği ve ileri sürmek zorunda olduğu durumun, yani onların aynı türden emeği eşit miktarda cisimleştirdiği durumunun tam tersidir!

Doğrusu Marx şöyle diyor: karmaşık emek, çoğaltılmış basit emek olarak „geçerlidir"; ama „geçerli olmak" „olmak" değildir ve teori şeylerin özüne yönelir. Elbette insanlar bir bakıma bir günlük heykeltıraş emeğini beş günlük taş kırıcı emeğine eşit tutabilirler, tıpkı örneğin bir karacayı beş tavşana eşit tutabilecekleri gibi. Ama böyle bir eşit tutma, içinde 100 karaca ve 500 tavşan bulunan bir av alanı hakkında istatistikçiye, bilimsel bir ciddiyetle orada 1000 tavşan bulunduğunu ileri sürme hakkını ne kadar az veriyorsa, fiyat istatistikçisinin ya da değer teorisyeninin de heykeltıraşın günlük ürününde beş günlük basit emeğin cisimleştiğini ve onun değişimde taş kırıcının beş günlük ürünüyle eşit tutulmasının gerçek nedeninin bu olduğunu ciddi ciddi ileri sürmeye hakkı o kadar azdır. „Olmak"ın insanı yüzüstü bıraktığı yerde „geçerli olmak" ve „geçerli saymak" ile kendine yardım etmeye izin verirsek nelerin kanıtlanabileceğini, biraz sonra doğrudan değer sorununa uyarlanmış bir örnekle ayrıca göstermeye çalışacağım. Ama bundan önce başka bir gözlemi araya katmam gerekiyor.

Çünkü Marx, alıntılanan yerde, karmaşık emeği basit emeğe „indirgeme" manevrasını, hem de deneyim aracılığıyla haklı çıkarmaya çalışıyor. „Bu indirgemenin sürekli olarak gerçekleştiğini deneyim gösterir. Bir mal en karmaşık emeğin ürünü olabilir, değeri onu basit emeğin ürünüyle eşitler ve dolayısıyla kendisi yalnızca belirli bir miktar basit emeği temsil eder."

Pekâlâ. Bunu şimdilik geçerli sayalım ve Marx'ın çağırdığı bu deneyime dayalı indirgeme için indirgeme ölçütünün hangi biçimde ve hangi etkenlerle saptanması gerektiğine biraz daha yakından bakalım. İşte burada, çok doğal ama Marx'ın teorisi için çok rahatsız edici şu saptamayla karşılaşıyoruz: indirgeme ölçütü, fiili değişim ilişkilerinin kendisinden başka hiçbir şeyle belirlenmez. Nitelikli emeklerin, ürünlerinin değer oluşumunda hangi oranda basit emeğe çevrileceği, a priori, bu emeklere içkin herhangi bir özellikten belirlenmiş ya da belirlenebilir değildir; tersine, yalnızca fiili sonuç, fiili değişim ilişkileri karar verir. Marx bunu kendisi söylüyor: „değeri onu basit emeğin ürünüyle eşitler" ve „toplumsal bir süreç"e gönderme yapıyor; bu süreçle „üreticilerin arkasından, çeşitli emek türlerinin ölçü birimleri olarak basit emeğe indirgendiği farklı oranlar saptanır" ve bu yüzden bu oranların „gelenekçe verilmiş gibi göründüğünü" belirtiyor.

Bu koşullar altında, indirgeme ölçüsünü belirleyen etmenler olarak "değer"e ve "toplumsal sürec"e başvurmak ne anlama gelir? – Her şeyden önce, açıklamadaki çıplak, salt kısırdöngü anlamına gelir. Açıklamanın konusu, malların mübadele oranlarıdır; örneğin bir günlük heykeltıraş emeğine mal olmuş bir heykelciğin, beş günlük taş kırma emeğine mal olmuş bir araba dolusu kireçtaşıyla neden mübadele edildiği, oysa belki on ya da yalnızca üç günlük emeğe mal olan daha büyük veya daha küçük bir kireçtaşı miktarıyla mübadele edilmediği. Marx açıklama olarak bize ne söyler? Mübadele oranı şudur ve başka türlü değildir, çünkü bir günlük heykeltıraş emeği tam olarak beş günlük basit emeğe indirgenmek durumundadır. Peki neden tam olarak beş güne indirgenmek durumundadır? Çünkü deneyim, onun bir toplumsal süreç aracılığıyla böyle indirgendiğini gösterir. Peki bu toplumsal süreç hangisidir? Açıklanması gereken sürecin ta kendisi: tam da bir günlük heykeltıraş emeğinin ürününü, değer bakımından beş günlük sıradan emeğin ürününe eşitleyen süreç. Eğer bu ürün fiilen ve düzenli olarak yalnızca üç basit iş gününün ürünüyle mübadele edilseydi, Marx bize aynı şekilde 1 : 3 indirgeme ölçüsünü deneyime dayalı ölçü olarak kabul etmemizi salık verir ve bir heykelciğin tam olarak bir taş kırıcının üç iş gününün ürünüyle, ne fazlası ne eksiği, mübadele edilmek zorunda olduğu ve bunun nedeni açıklamasını buna dayandırırdı! Kısacası, açıktır ki bu yoldan, farklı emek türlerinin ürünlerinin neden şu ya da bu oranda birbiriyle mübadele edildiğine ilişkin asıl nedeni hiç öğrenemeyiz; bunlar böyle mübadele edilir, der bize Marx, biraz farklı sözcüklerle olsa da, çünkü deneyime göre böyle mübadele edilirler!

Geçerken şunu da belirteyim: Marx'ın ardıllarından bazıları, belki de az önce betimlenen kısırdöngüyü fark ederek, karmaşık emeğin basit emeğe indirgenmesini başka, gerçek bir temele oturtmaya çalışmışlardır. "Bu bir kurgu değil, bir olgudur" – der Grabski²⁸ – "bir saatlik karmaşık emeğin içinde birkaç saatlik basit emek bulunması". Çünkü "tutarlı kalmak için, ustalığın edinilmesine harcanmış emeği de hesaba katmak" gerekir. Sanırım bu açıklamanın da tümüyle yetersiz olduğunu gözler önüne sermek için çok söze gerek yok. İcra emeğine, ona orantılı olarak düşen öğrenme emeği payının eklenmesine hiçbir itirazım yok. Ne var ki, karmaşık emeğin basit emeğe kıyasla geçerliliğindeki farklılıkları bu eklemeyle ancak, bu eklemenin büyüklüğü o farklılığın büyüklüğüne karşılık geldiği takdirde açıklayabilirdik. Örneğin varsaydığımız durumda, bir saatlik icra heykeltıraş emeğinin içinde gerçekten beş saatlik basit emek ancak şu halde bulunurdu: her bir saatlik icraya dört saatlik öğrenme düşseydi; ya da daha büyük birimlere çevrildiğinde, bir heykeltıraşın öğrenerek ve icra ederek mesleğine adadığı 50 yaşam yılından, 10 yıl icra edebilmek için 40 yıl öğrenmek zorunda kalsaydı. Gerçeklikte böyle bir oranın ya da yalnızca buna yaklaşık bir oranın geçerli olduğunu ise herhalde kimse ileri sürmek istemeyecektir. Bu yüzden ardılın açıkça yetersiz olan bu çaresizlik varsayımından, yine ustanın kendi öğretisine dönüyorum; bunu, Marx'ın hatalı çıkarım biçiminin, sanırım, en açık biçimde ortaya çıktığı bir örnekte yanılgılarının niteliğini ve kapsamını daha da gözler önüne sermek için yapıyorum.

Tam da aynı türden bir akıl yürütmeyle, mübadele değerinin ilkesinin ve ölçüsünün malların madde içeriğinde yattığı, malların içlerinde cisimleşmiş madde miktarı oranında mübadele edildiği savı da ileri sürülüp savunulabilirdi. Bir mal biçimindeki on kilo madde, her zaman başka bir mal biçimindeki on kilo maddeyle mübadele edilir. Bu sava elbette, bunun açıkça yanlış olduğu, çünkü örneğin 10 kilo altının 10 değil de 40.000 kilo demirle ya da daha da fazla kilo kömürle mübadele edildiği itirazı yöneltilirse, Marx'ı örnek alarak şöyle yanıt veririz: değer oluşumu için önemli olan, sıradan ortalama madde içeriğidir. Bu, ölçü birimi işlevi görür. Nitelikli, ince, değerli maddeler "yalnızca güçlendirilmiş ya da daha doğrusu çoğaltılmış basit madde olarak geçerlidir, öyle ki daha küçük bir miktar nitelikli madde, daha büyük bir miktar basit maddeye eşittir. Bu indirgemenin sürekli gerçekleştiğini deneyim gösterir. Bir mal en seçkin maddeden oluşmuş olabilir – değeri onu, sıradan maddeden oluşmuş mallara eşitler ve dolayısıyla kendisi de yalnızca belirli bir miktar sıradan maddeyi temsil eder". Fiilen var olduğundan kuşku duyulamayacak bir "toplumsal süreç", örneğin bir libre ham altını 40.000, bir libre ham gümüşü 1.500 libre ham demire durmaksızın indirger. Altının işlenmesi, örneğin sıradan bir kuyumcunun ya da büyük bir sanatçının eliyle, maddenin niteliğinde, uygulamanın deneyime göre özel indirgeme ölçüleriyle hakkını verdiği başka nüanslar ortaya çıkarır. Dolayısıyla bir libre altın külçe 40.000 libre demir külçeyle ya da Benvenuto Cellini'nin biçimlendirdiği bir altın kupa, aynı ağırlıkta 4.000.000 libre demirle mübadele edilirse, bu, malların temsil ettikleri "ortalama madde" oranında mübadele edildiği savının bir ihlali değil, bir doğrulanmasıdır!

Sanırım önyargısız okur, bu akıl yürütmelerde Marx'ın reçetesinin iki bileşenini güçlük çekmeden yeniden tanıyacaktır: "olmak"ın yerine "geçerli olmak"ın ikame edilmesi ve indirgeme ölçüsünün, açıklanmaya tam da muhtaç olan, toplumdaki fiili mübadele oranlarından devşirilmesinde yatan açıklama kısırdöngüsü!

Marx, olguların kuramına yönelttiği en çarpıcı çelişkiyle işte böyle baş etti – diyalektik açıdan tartışmasız büyük bir hünerle, ama meselenin kendisinde elbette, başka türlü olamayacağı gibi, son derece yetersiz bir biçimde.

Bunun yanı sıra, derece bakımından daha az göze çarpan başka tutarsızlıklar da vardır; yani sermaye yatırımının fiili mal fiyatlarının belirlenmesindeki payından türeyenler, yukarıda belirtildiği üzere, Ricardo'nun Sermaye'nin "On value" başlıklı IV. Bölümü'nde ele aldığı tutarsızlıklar. Bu tutarsızlıklar karşısında Marx başka bir yol tutar. Onlara karşı şimdilik gözlerini tümüyle kapatır. Onları iki cilt boyunca görmezden gelir. Onları, ilk ve ikinci cilt boyunca varsayım yoluyla soyutlayarak, sanki yokmuşçasına davranır. Çünkü değer öğretisinin bütün geri kalan sunumu boyunca, aynı şekilde artıdeğer kuramının geliştirilmesinde de, kimi zaman üstü örtülü olarak korunan, kimi zaman açıkça dile getirilen şu "varsayım"dan hareket eder: malların gerçekten kendi değerlerine, yani tam olarak içlerinde cisimleşmiş emek oranında mübadele edildiği.17

Bu varsayımsal soyutlamayı da yine son derece hünerli bir diyalektik manevrayla birleştirir. Çünkü kuramsal kuraldan, bir kuramcının gerçekten soyutlayabileceği belirli fiili sapmalar vardır: bunlar, piyasa fiyatlarının düzenli sürekli düzeyleri etrafındaki rastlantısal ve geçici dalgalanmalarıdır. Marx, fiyatların değerlerden sapmalarından soyutlamak istediğini açıkladığı bu tür durumlarda, okurların dikkatini "göz ardı" edilmesi gereken şu "rastlantısal koşullar"a çekmeyi ihmal etmez; örneğin "yükselip alçalmaları birbirini dengeleyen" ve "kendi iç kuralları olarak ortalama fiyata indirgenen" "piyasa fiyatlarının sürekli salınımları"na.18 Böyle bir gönderme aracılığıyla soyutlaması için okurların onayını kazanır; ne var ki burada yalnızca rastlantısal dalgalanmalardan değil, varlığı doğrudan doğruya açıklanması gereken kuralın kendisinin bütünleyici bir parçasını oluşturan tümüyle sabit, kalıcı, tipik "sapmalar"dan da soyutladığı, pek dikkatli bakmayan okur için gizli kalır ve okur, yazarın bu yöntemsel ölümcül günahının üzerinden hiçbir şeyden kuşkulanmadan kayıp geçer.

Çünkü bilimsel bir araştırmada açıklanması gereken şeyi görmezden gelmek, yöntemsel bir ölümcül günahtır. Oysa Marx'ın artıdeğer kuramının amacı, sermaye kârının onun anladığı anlamda bir açıklamasından başka bir şey değildir. Sermaye kârı ise tam da mal fiyatlarının, yalnızca emek maliyetlerinin tutarından gösterdiği o sürekli sapmalarda yatar. Dolayısıyla bu "sapmalar" görmezden gelinirse, açıklanması gereken şeyin doğrudan doğruya ana bölümü görmezden gelinmiş olur. Aynı yöntemsel kusuru 12 yıl önce hem aynı kusuru benzer biçimde işlemiş olan Rodbertus'a hem de bizzat Marx'a yönelttim.³¹ O zamanki eleştirimin son sözlerini yinelememe izin verilsin:

„Onlar (sömürü kuramının yandaşları), tüm malların değerinin içlerinde cisimleşmiş emek zamanına dayandığı yasasını ileri sürerler; bunu, hemen bir an sonra bu „yasa"yla bağdaşmayan tüm değer oluşumlarını, örneğin kapitaliste artıdeğer olarak düşen değer farklarını „yasaya aykırı", „doğal olmayan", „adaletsiz" diye saldırmak ve kökünün kazınmasını önermek için yaparlar. Yani önce istisnayı görmezden gelirler ki değer yasalarını genel geçer olarak ilan edebilsinler. Ve onun genel geçerliliğini böylece sinsice elde ettikten sonra, yeniden istisnalara dikkat kesilirler ki onları yasaya karşı ihlaller olarak damgalayabilsinler. Bu çıkarım biçimi, gerçekten de şundan daha iyi değildir: pek çok aptal insan olduğunu algılayıp, bilge insanların da bulunduğunu görmezden gelmek, bununla „tüm insanlar aptaldır" gibi bir „genel geçer yasa"ya ulaşmak ve sonra „yasaya aykırı" biçimde var olan bilgelerin kökünün kazınmasını talep etmek!" (Böhm-Bawerk)³²

Marx, soyutlama manevrasıyla sunumu açısından kuşkusuz büyük bir taktik avantaj kazandı. Rahatsız edici gerçekliği "varsayım yoluyla" sisteminden dışladı ve bu yüzden, bu dışlamayı sürdürebildiği sürece onunla hiçbir çatışmaya girmez. Bu, birinci cildin geri kalan, açık ara en büyük kısmı, ikinci cildin tümü ve üçüncü cildin de ilk dörtte biri için geçerlidir. Marx sisteminin bu orta akışında, mantıksal gelişmelerinin ve bağlantılarının ırmağı gerçekten etkileyici bir bütünlük ve iç tutarlılıkla akar gider. Marx burada iyi mantık yürütebilir, çünkü "varsayım" yoluyla olguları önceden kendi düşünceleriyle uyumlu hale getirmiştir ve dolayısıyla bu düşüncelere, olgulara çarpmadan sadık kalabilir; Marx'ın iyi mantık yürütmesine izin verilen yerde, bunu yapabilir de, hem de ustaca bir biçimde. Sistemin bu orta bölümleri, çıkış noktası ne denli yanlış olursa olsun, olağanüstü iç tutarlılıkları sayesinde yazarının birinci sınıf bir düşünce gücü olarak ününü her zaman için perçinleyecektir. Ve – Marx sisteminin pratik etkisine yan etki olarak kuşkusuz az katkıda bulunmamış bir husus olarak – iç tutarlılık bakımından özünde gerçekten kusursuz olan bu uzun orta akış boyunca, gürültülü patırtılı başlangıcı bir kez şanslıca atlatmış olan okurlar, Marx'ın düşünce dünyasına alışmaya ve şimdi gerçekten öyle hoş bir biçimde biri diğerinden akan ve öyle düzenli olarak bir bütün halinde birleşen fikir örgülerine güven duymaya zaman bulurlar. Böylece Marx, üçüncü ciltte sonunda ileri sürmek zorunda kaldığı o ağır beklentileri, güveni pekişmiş okurlara yöneltir.

Çünkü Marx bunu ne kadar ertelerse ertelesin – bir kez olsun gözlerini gerçek yaşamın olgularına açmak zorundadır. Sonunda okurlarının önünde şunu kabul etmek zorundadır: gerçek yaşamda mallar, üstelik düzenli ve zorunlu olarak, içlerinde cisimleşmiş emek zamanı oranında değil, yatırılan sermayenin daha küçük ya da daha büyük bir ortalama kâr tutarı gerektirmesine göre, kısmen bu oranın altında, kısmen üstünde mübadele edilirler; kısacası, emek zamanının yanı sıra sermaye yatırımı da malların mübadele oranının eşgüdümlü bir belirleyeni oluşturur. Bundan Marx için iki ağır görev doğar. Birincisi, başlangıçta ve uzun süre emeğin mübadele oranlarının tek belirleyeni olduğunu öğretmiş olmasını okurları önünde haklı çıkarmaya çalışmak zorundadır; ikincisi – ki belki de daha ağır görev buydu – kuramına düşman olgular için okurlarına bir de kuramsal bir açıklama sunmak zorundadır; öyle bir açıklama ki bu, açıkça emek-değer kuramında artık kalmaksızın eriyemezdi, öte yandan ona aykırı da düşmemeliydi.

Bu ispatlamalarda sağlam ve düzgün bir mantıkla artık ileri gidilemediği anlaşılırdır. Şimdi sistemin karmaşık başlangıcının karşı parçasını yaşıyoruz. Orada Marx, doğrudan olgulardan türetilemeyen bir teoremi türetebilmek için kısmen bu olgulara, kısmen ve başlıca mantığa zor kullanmak ve en inanılmaz düşünce yanılgılarından bazılarını göze almak zorunda kalmıştı. Şimdi durum tekrar ediyor. Şimdi, iki cilt boyunca tek başına ve dolayısıyla rahatsız edilmeksizin alanı elinde tutan teoremlerle, doğal olarak başlangıçtaki kadar az bağdaşan olgular yeniden karşılaşıyor. Buna rağmen sistemin uyumu korunmalıdır. Bu ise yine mantık pahasına olmaktan başka türlü gerçekleşemez. Bu nedenle Marx’ın sisteminde, ilk bakışta yadırgatıcı, ama betimlenen koşullar altında aslında bütünüyle doğal olan şu temaşayı yaşıyoruz: sistemin kapsam bakımından çok büyük bir ağırlıkla baskın olan kısmı, yazarının düşünce gücüne yaraşır, katı ve kapalı bir mantığın ustalık eserini oluştururken, içine iki, ne yazık ki tam da belirleyici olan yerde, inanılmaz derecede zayıf ve özensiz bir düşünce yürütmesinin parçaları serpiştirilmiştir: ilki tam başlangıçta, teorinin ilk kez olgulardan ayrıldığı yerde, ikincisi ise üçüncü cildin ilk çeyreğinden sonra, olguların yeniden okuyucunun görüş alanına sokulduğu yerde; burada başlıca söz konusu olan, üçüncü kitabın onuncu bölümüdür (s. 151–179).

O içeriğin bir kısmını zaten tanımayı ve değerlendirmeyi öğrendik; bu, Marx’ın üretim fiyatları yasası ile “değer yasası” arasındaki çelişki suçlamasına karşı kendini savunmasıdır.19 Şimdi geriye, söz konusu bölümün ikinci görevine, yani Marx’ın fiili koşulları20 hesaba katan üretim fiyatları teorisini sistemine soktuğu teorik açıklamaya bir göz atmak kalıyor. Bu inceleme bizi, Marx’ın sistemi için en öğretici ve en karakteristik noktalardan birine daha götürüyor: onun sistemindeki “rekabet”in konumuna.

“Rekabet”, yukarıda bir kez ima ettiğim gibi, piyasa taraflarının davranışlarında kendilerini yönlendirmeye bıraktıkları ve bu yolla fiyatların oluşumu üzerinde etki kazanan tüm ruhsal dürtü ve güdüler için bir tür toplu addır. Satın almaya istekli olanın, satın alırken güttüğü ve kendisi için, başlangıçta ya da en uç durumda vermeye hazır olduğu fiyatın yüksekliği konusunda belirli bir ölçüt doğuran güdüleri vardır. Aynı şekilde satıcının ve üreticinin de, kendisini malını belirli fiyatlara elden çıkarmaya, başka fiyatlara çıkarmamaya, üretimini belirli bir fiyat yüksekliğinde sürdürmeye ya da hatta genişletmeye, başka bir yükseklikte ise durdurmaya yönelten belirli güdüleri vardır. Alıcılar ve satıcılar arasındaki rekabette işte tüm bu dürtüler ve belirleyici nedenler birbiriyle karşılaşır; ve bir fiyat oluşumunu açıklamak için rekabete başvuran kişi, temelde bir toplu ad altında, her iki piyasa tarafında da yönlendirici olan tüm o ruhsal güdü ve dürtülerin oyununa ve etkisine başvurmaktadır.

Marx ise genel olarak, rekabete ve onda etkili olan güçlere sisteminde olabildiğince ikincil bir konum atfetmeye çabalar. Onları görmezden gelir ya da en azından, nerede ve nasıl yapabilirse, etkilerinin türünü ve ölçüsünü küçültmeye çalışır. Bu, çeşitli vesilelerle çarpıcı biçimde kendini gösterir.

Hemen daha emek-değer yasasını türetirken bile. Tarafsız olan herkes bilir ve görür ki, harcanan emek miktarının malların fiyatlarının kalıcı biçimi üzerinde aldığı o etki – bu etki kuşkusuz Marx’ın değer yasasının söylediği kadar dışlayıcı bir nitelikte değildir – yalnızca arz ve talebin oyunu, yani rekabet aracılığıyla dolayımlanır. Tek tük takaslarda ya da bir tekel durumunda, (yatırılan sermayenin taleplerinden bağımsız olarak bile) cisimleşmiş emek-zamanıyla her türlü orantının dışında kalan fiyatlar ortaya çıkabilir. Marx bunu doğal olarak da bilir. Ama önce, değer yasasını türetirken, sözü buna getirmez. Eğer getirseydi, rekabet bayrağı altında etkili olan tüm güdü ve etkenler arasında, fiyatın yüksekliği üzerindeki biricik belirleyici etkinin neden ve hangi ara halkalardan geçerek tam da emek-zamanına ait olması gerektiği yolundaki daha ileri soru ve araştırma kesinlikle savuşturulamazdı. Ve bu sırada kaçınılmaz olan, o güdülerin tam çözümlemesi, kesinlikle malların kullanım-değerini Marx’ın işine gelebileceğinden çok daha güçlü biçimde ön plana çıkarır, kimi şeyi başka bir aydınlatmayla, kimi şeyi ise nihayet genel olarak, Marx’ın sisteminde bir geçerlilik tanımak istemediği bir biçimde gösterirdi.

Bu yüzden, sistematik bakımdan tam bir gerekçelendirmenin kendisine rekabetin aracı rolünü açımlamayı görev kılacağı vesilede, bu noktanın üzerinden önce tümüyle suskun kalarak sıyrılır. Daha sonra ise onu anar elbette, ama anışın yeri ve türü bakımından, teorik sistemde önemli bir halkaymış gibi değil, olguyu birkaç sözcükle, az çok kendiliğinden anlaşılan bir şey gibi anan ve daha derin bir gerekçelendirmeyle didinmeksizin geçiştiren, üstünkörü, arada bir yapılan gözlemler biçiminde anar.

  • malların değişiminin yalnızca “rastlantısal ya da arızi” olmadığını;
  • malların “iki tarafça da, karşılıklı ihtiyaca yaklaşık olarak uygun düşen orantı miktarlarında üretildiğini, bunu sürümün karşılıklı deneyiminin beraberinde getirdiğini ve böylece sürekli değişimin kendisinden bir sonuç olarak doğduğunu”; ve “hiçbir doğal ya da yapay tekelin, sözleşme yapan taraflardan birini değerin üstünde satmaya muktedir kılmadığını ya da onu değerin altında elden çıkarmaya zorlamadığını”.

Demek ki Marx burada, değer yasasının genel olarak yürürlüğe girebilmesinin koşulu olarak, üretimi alıcıların deneyime dayalı sürümüne, yani ihtiyacına göre ayarlayacak kadar uzun süredir devam etmiş, canlı, iki taraflı bir rekabet talep ediyor. Bu yeri belleğimizde iyice tutmalıyız.

Buna daha kesin bir gerekçelendirme eklenmiyor. Tam tersine, hemen bunun ardından, hem de tam Marx’ın rekabetten, onun her iki “tarafından”, talep ve sunumdan ve bunların fiyat oluşumuyla ilişkisinden görece en ayrıntılı biçimde söz ettiği o açıklamaların orta yerinde, “bu iki toplumsal itici gücün daha derin bir çözümlemesini” “burada yersiz” diyerek açıkça reddediyor!21

Ama dahası da var! Arz ve talebin teorik sistem için taşıdığı önemi daha da küçültmek ve herhalde bu etkenleri teorik bakımdan ihmal etmesini de haklı çıkarmak için Marx, daha önce arada bir imalarla değindikten sonra üçüncü cildin 169. ve 170. sayfalarında geliştirdiği, kendine özgü, tuhaf bir teori uydurmuştur. Şu varsayımdan yola çıkar: iki etkenden biri ötekine, örneğin talep sunuma baskın geldiğinde ya da tersinde, bu piyasa fiyatları için “dalgalanma merkezini” oluşturan “piyasa değerinden” sapan düzensiz piyasa fiyatları oluşur; buna karşılık mallar bu normal piyasa değerine satılacaksa, talep ve sunumun tam tamına birbirini karşılaması gerekir. Ve buna şu tuhaf akıl yürütmeyi bağlar: “Talep ve sunum birbirini karşıladığında, etkimekten kesilirler. İki güç karşıt yönde eşit biçimde etkidiğinde, birbirlerini ortadan kaldırırlar, dışarıya hiç etki etmezler, ve bu koşul altında geçen görüngülerin, bu iki gücün devreye girmesinden başka bir yolla açıklanması gerekir. Talep ve sunum karşılıklı olarak birbirlerini ortadan kaldırdığında, herhangi bir şeyi açıklamaktan kesilirler, piyasa değeri üzerinde etkimezler ve piyasa değerinin neden tam da bu para tutarıyla ifade edildiği, başka hiçbiriyle ifade edilmediği konusunda bizi büsbütün karanlıkta bırakırlar.” Şu hâlde talep ile sunum arasındaki ilişkiden, bir gücün öteki üzerinde baskın gelmesiyle yol açılan “piyasa değerinden sapmalar” açıklanabilse de, piyasa değerinin yüksekliğinin kendisi açıklanamaz.

Bu garip teorinin Marx’ın sistemine iyi uyduğu açıktır. Eğer kalıcı fiyatların yüksekliği için arz ile talep arasındaki ilişkiden hiçbir biçimde bir şey açıklanamayacaksa, o zaman Marx’ın temellendirmesinde bu önemsiz etkenlerle daha fazla uğraşmamış ve dolambaçsız bir biçimde, kendi görüşüne göre değerin yüksekliği üzerinde tek başına gerçek bir etki uygulayan etkeni, yani emeği sisteme sokmuş olması da bütünüyle yerindeydi.

Ama bana öyle geliyor ki, o garip teorinin tümüyle yanlış olduğu da en az o kadar açıktır. Onun akıl yürütmesi, Marx’ta çoğu kez olduğu gibi, sözcüklerle oynamaya dayanır.

Bir malın normal piyasa değerine satışında, belirli bir anlamda arz ile talebin birbirini karşılaması gerektiği bütünüyle doğrudur: yani bu fiyata, maldan ne kadar etkin biçimde talep ediliyorsa o kadarının sunulduğu doğrudur. Ama bu, yalnızca normal piyasa değerine satışta değil, her satışta, sapmalı, düzensiz bir piyasa fiyatına yapılanda da geçerlidir. Ayrıca, arz ve talebin esnek büyüklükler olduğu herkesçe, Marx’ça da gayet iyi bilinen bir şeydir. Fiilen değişime ulaşan talep ve sunumun dışında her zaman bir de “dışlanmış” bir talep ve sunum vardır; malı kendi ihtiyaçları için aynı şekilde talep eden, ama daha güçlü rakiplerinin sunduğu fiyatı vermek istemeyen ya da veremeyen bir yığın insan ve talep edilen malı sunmaya aynı şekilde hazır olacak, ama yalnızca güncel piyasada söz konusu olan fiyatlardan daha yükseklere razı olacak bir yığın insan. İşte arz ile talebin “birbirini karşıladığı” sözü, hiçbir biçimde talep ve sunumun tümü için değil, yalnızca başarılı kısmı için geçerlidir. Nihayet şu da bilinen bir şeydir ki, piyasanın mekaniği görevini tam da başarılı kısmın toplam talep ve toplam arz içinden seçilmesinde bulur ve bu seçimin en önemli aracı fiyat oluşumudur. Satılandan daha fazla mal satın alınamaz. Bu yüzden her iki taraftan da ancak eşit sayıda istekli (ya da eşit miktar mal için istekli) sıraya girebilir. Bu eşitsayının seçimi ise, fiyatın otomatik olarak öyle bir yüksekliğe çekilmesiyle gerçekleşir ki, her iki taraftaki fazlalar dışlanır, böylece fiyat aynı anda hem fazla satın almaya istekli olanlar için fazla yüksek, hem fazla satmaya istekli olanlar için fazla düşük olur. Bu fiyat yüksekliğinin belirlenmesinde ise yalnızca sıraya girenlerin değil, dışlanan isteklilerin koşullarının da bir payı vardır,22 ve daha bu yüzden bile, arz ile talebin sıraya giren kısmının eşitliğinden, arz ve talepten genel olarak yola çıkan etkinin büsbütün ortadan kalktığı sonucunu çıkarmak yanlıştır.

Ama bu, bir başka nedenle de yanlıştır. Fiyat oluşumuyla yalnızca arz ile talebin niceliksel olarak dengede duran başarılı kısmının ilgisi olduğunu kabul etsek bile, tam da birbirinin dengesini tutan güçlerin bu yüzden etkimekten “kestiğini” varsaymak büsbütün yanlış ve bilim-dışı bir varsayımdır. Tam tersine, onların etkisi tam da elde edilen denge durumudur; ve söz konusu olan, bu denge durumunu tüm özellikleriyle –bunlara, dengenin bulunduğu düzeyin yüksekliği seçkin biçimde aittir– açıklamaksa, bu, Marx’ın sandığı gibi yalnızca “iki gücün devreye girmesinden başka bir yolla” değil, tam tersine ancak birbirinin dengesini tutan güçlerin devreye girmesiyle gerçekleşebilir. Zaten böylesi soyut önermeler en çarpıcı biçimde pratik bir örnekle açıklığa kavuşturulabilir.

Bir balonu havalandıralım. Herkes bilir ki balon, ancak atmosferdeki havadan daha seyrek bir gazla doldurulduğunda ve doldurulduğu için yükselir. Ancak sınırsızca yükselmez, yalnızca belirli bir yüksekliğe kadar çıkar; orada, gazın dışarı sızması vb. başka etkiler durumu değiştirmediği sürece, asılı kalır. Peki bu yükselme yüksekliği nasıl düzenlenir ve hangi etkenlerle belirlenir? Bu da gayet açık ve anlaşılırdır. Atmosferdeki havanın yoğunluğu yukarı doğru azalır. Balon, yalnızca kendisini o anda çevreleyen hava tabakasının yoğunluğu hâlâ kendi yoğunluğundan büyük olduğu sürece yükselir ve kendi yoğunluğu ile çevreleyen hava tabakasının yoğunluğu tam olarak birbirini dengelediğinde yükselmeyi durdurur. Demek ki balon, dolgu gazının yoğunluğu ne kadar düşükse ve atmosferdeki havada aynı yoğunluk derecesi ne kadar yüksek bir hava tabakasında bulunuyorsa, o kadar yükseğe çıkar. Bu koşullar altında, yükselme yüksekliğinin açıklamasının, bir yandan balonun, öte yandan atmosferdeki havanın karşılıklı yoğunluk ilişkilerine başvurmaktan başka türlü hiçbir biçimde elde edilemeyeceği apaçıktır.

Ama bu mesele Marx'ın düşünce çerçevesine göre nasıl görünürdü? Erişilen yükselme yüksekliğinde iki kuvvet, yani balonun yoğunluğu ile çevreleyen havanın yoğunluğu, tam olarak birbirini dengeler. Onlar "bu yüzden etkimeyi bırakır", "herhangi bir şeyi açıklamayı bırakır", "yükselme yüksekliğine etki etmez"; öyleyse bu sonuncuyu açıklamak istiyorsak, onu "bu iki kuvvetin müdahalesi dışında bir biçimde açıklamak" zorunda kalırız! Evet, peki neyle?!

Ya da bir ondalık terazi bir cismi tartarken 50 kiloyu gösteriyorsa, terazinin bu durumu nasıl açıklanabilir? Bir yandan tartılacak cismin ağırlığının, öte yandan tartmaya yarayan ağırlığın ilişkisiyle açıklanamaz; çünkü bu iki kuvvet, terazinin söz konusu durumunda tam olarak birbirini dengeler, dolayısıyla etkimeyi bırakır ve onların ilişkisinden hiçbir şey, terazinin durumu bile açıklanamaz!

Sanırım yanılgı yeterince açık; aynı türden bir yanılgının, Marx'ın arz ve talebin kalıcı fiyatların düzeyi üzerindeki etkisini muhakeme yoluyla ortadan kaldırdığı açıklamalarının da temelinde yattığı en az bunun kadar açıktır. Yine de hiçbir yanlış anlama doğmasın diye belirteyim: arz ve talep formülüne başvurmanın daha şimdiden kalıcı fiyatların eksiksiz ve tatmin edici bir açıklamasını içerdiği, hiç de benim görüşüm değildir. Tam tersine, başka yerlerde sık sık ve etraflıca dile getirdiğim görüşüm şudur: o slogan altında yalnızca kabaca toplanarak adlandırılan öğeleri tam olarak çözümlemek, karşılıklı etkilerinin türünü ve ölçüsünü tam olarak saptamak ve böylece, fiyatların kalıcı durumu üzerinde özellikle etkili olan o öğelerin bilgisine de ilerlemek gerekir. Ama bu daha derinlemesine açıklama için, Marx'ın muhakeme yoluyla ortadan kaldırdığı arz ve talep ilişkisinin fiyat oluşumu üzerindeki etkisi vazgeçilmez bir ara halkadır: bu açıklama onun yanından geçmez, tam onun içinden geçer.

İpimizi yeniden ele alalım. Çeşitli işaretlerden, Marx'ın kendi sisteminde arz ve talebin etkisini arka plana itmek için ne denli çabaladığını gördük. Şimdi de, sisteminin üçüncü cildin ilk çeyreğinden sonra yaptığı o tuhaf dönüşle birlikte, malların kalıcı fiyatlarının neden cisimleşmiş emek miktarına göre değil, ondan sapan "üretim fiyatlarına" göre yöneldiğini açıklama görevi onun önüne çıkar.

Bunu gerçekleştiren kuvvet olarak da – rekabeti açıklar. Rekabet, çeşitli üretim dallarında, sermayelerin farklı organik bileşimine göre başlangıçta farklı olan kâr oranlarını genel bir ortalama kâr oranına eşitler,57^{57}57 ve bununla bağlantılı olarak fiyatlar uzun vadede, aynı bir ortalama kâr sağlayan üretim fiyatlarına göre yönelmek zorundadır.

Bu açıklamanın değerlendirilmesi açısından önem taşıyan birkaç noktayı çabucak saptayalım.

Birincisi açıktır ki rekabete başvurmak, içerik bakımından arz ve talebin etkisine başvurmaktan başka bir şey ifade etmez. Marx'ın, sermayelerin rekabeti yoluyla kâr oranının eşitlenmesi sürecini en özlü biçimde betimlediği, bizim de yukarıda bir kez aktardığımız o pasajda (III. 175 vd.) bu süreci açıkça "arzın talebe öyle bir ilişkisi" aracılığıyla gerçekleştirir ki, "böylece çeşitli üretim alanlarında ortalama kâr aynı olur ve dolayısıyla değerler üretim fiyatlarına dönüşür".

İkincisi kesindir ki bu süreçte söz konusu olan, ilk iki cildin değer teorisine karşılık gelen yer çekimi merkezi, yani cisimleşmiş emek-zamanı çevresinde salt dalgalanmalar değil, fiyatların başka, kalıcı bir yer çekimi merkezine, yani üretim fiyatına nihai olarak itilmesidir.

Ve şimdi soru üstüne soru yığılır.

Eğer Marx'a göre talep ile arzın ilişkisi kalıcı fiyatın düzeyi üzerinde hiçbir etki yapamıyorsa, tam da bu ilişkiyle özdeş olan "rekabet", kalıcı fiyatların düzeyini "değerler" düzeyinden ondan bu denli sapan üretim fiyatları düzeyine kaydıran kuvvet nasıl olabilir?

Kalıcı fiyatları teoriye uygun olan, cisimleşmiş emek miktarının yer çekimi merkezinden başka bir yer çekimi merkezine geçiren bir deus ex machina olarak rekabete yapılan bu zorunlu ve teoriye aykırı çağrıda, aslında istemeden şu itiraf belirmiyor mu: gerçek yaşamı yöneten "toplumsal itici güçler", değişim ilişkilerinin emek-zamanına indirgenemeyen bazı temel belirleyici nedenlerini içerir ve geçerli kılar; ve böylece, değişim ilişkilerinin temelinde yatan şey olarak emek-zamanından başka hiçbir şey damıtmamış olan asıl teorinin çözümlemesi, eksik ve olgulara uymayan bir çözümlemeydi?

Ve dahası: Marx'ın kendisi bize söylemişti ve biz bu pasajı iyice belleğimize kazımıştık,23 malların ancak canlı bir rekabet varsa yaklaşık olarak değerlerine göre değiştirildiğini; yani o zaman rekabeti, malların fiyatlarını "değerlerine" doğru itme eğiliminde olan bir etken olarak çağırmıştı. Şimdi ise rekabeti, tam tersine, malların fiyatlarını "değerlerinden" uzaklaştırıp üretim fiyatlarına doğru iten bir kuvvet olarak tanıyoruz! Üstelik bir ve aynı bölümde, yani üçüncü cildin uğursuz bir üne kavuşmaya yazgılı gibi görünen onuncu bölümünde bulunan bu açıklamalar için bir uzlaşma var mıdır? Ve Marx belki uzlaşmayı, bir önermenin ilkel durumlar için, diğerinin gelişmiş modern toplum için geçerli olmasında bulduğunu sanmış olabilirse – ona şunu karşı çıkarmamız gerekmez mi: yapıtının ilk bölümünde emek-değer teorisini bir Robinsonadın ilişkilerinden değil, "kapitalist üretim tarzının egemen olduğu" ve "zenginliği muazzam bir mal yığını olarak görünen" toplumların ilişkilerinden çıkararak başlatmadı mı? Ve yapıtının tümünde, modern toplumlarımızın ilişkilerini onun emek teorisinin ışığında görüp değerlendirmemizi talep etmiyor mu? Ama onun kendi açıklamalarına göre değer yasasının modern toplumdaki geçerlilik alanını nerede aramamız gerektiğini soracak olursak, tümüyle boşuna ararız. Çünkü ya rekabet yoktur: o zaman, Marx II. 156 vd.'ya göre, mallar zaten değerlerine göre değiştirilmez; ya da rekabet etkindir: o zaman, Marx III. 176'ya göre, mallar hele hiç değerlerine göre değil, üretim fiyatlarına göre değiştirilir!

Böylece uğursuz onuncu bölümde çelişki üstüne çelişki yığılır. Zaten bu denli uzatılmış olan incelemeyi, bu bölümün kaynaştığı tüm o daha küçük çelişkileri ve özensizlikleri de sayıp dökerek daha da uzatmak istemiyorum. Sanırım bu bölümü önyargısız okuyan herkes, onun tabir caizse soyundan saptığı duygusuna kapılacaktır. Marx'ın yapıtının parlak bölümlerinden alışkın olduğumuz titiz, özlü, ihtiyatlı anlatım yerine, demir gibi sağlam mantık yerine, burada yalnızca akıl yürütmede değil, teknik terimlerin kullanımında bile belirsizlik ve sürekli konudan konuya atlayan bir tavır buluyoruz. Örneğin arz ve talebe ilişkin sürekli değişen kavrayış ne denli çarpıcıdır: bunlar kimi zaman gayet doğru bir biçimde yoğunluk farkları olan esnek büyüklükler olarak, kimi zaman ise çoktan aşılmış bir "kaba ekonomi"nin en kötü örneğine uyularak, basit nicelikler olarak göz önüne alınır; ya da piyasaya gelen mal miktarının çeşitli kısımları eşit olmayan üretim koşulları altında üretildiğinde piyasa değerinin hangi etkenlerle yönetildiğine ilişkin açıklama ne denli tatminsiz ve tutarsızdır!

Bu olgunun nedeni yalnızca bu bölümün yaşlanan Marx tarafından yazılmış olmasında bulunamaz; çünkü daha sonraki kısımlarda da pek çok muhteşem yazılmış açıklama bulunur. Ayrıca, içeriğine daha ilk ciltte karanlık göndermeler serpiştirilmiş olan³⁹ o uğursuz bölümün de erken bir dönemde tasarlanmış olması gerekir. Aksine, Marx burada karışık ve yalpalayan bir biçimde yazar; çünkü açık çelişkiye ve geri çekmeye düşmeden açık ve keskin yazamazdı. Eğer burada, gerçek, fiilî yaşamda gözlemlenebilen değişim ilişkilerinden yola çıktığı yerde, emek-değer hipotezini iki cilt boyunca en uç mantıksal sonuçlarına dek izlediği aynı ciddiyet ve aynı titizlikle bunların içine aydınlık tutsaydı; eğer burada "rekabet" sloganına, o toplayıcı ad altında etkinlik kazanan "toplumsal itici güçlerin" özenli bir ekonomik-psikolojik çözümlemesi yoluyla bilimsel bir içerik kazandırsaydı; eğer burada, herhangi bir ara halka aydınlatılmadıkça, herhangi bir sonuç sonuna dek izlenmedikçe ya da herhangi bir ilişki karanlık veya çelişkili göründükçe durup dinlenmeseydi – ki şimdiki onuncu bölümünün neredeyse her sözcüğü böyle daha derin bir araştırmaya veya aydınlatmaya çağırmaktadır – işte o zaman, adım adım, içerik bakımından bambaşka bir sistem kurmaya itilmiş olurdu ve asıl sisteminin temel önermelerinin açıkça çelişilmesi ve geri çekilmesi kaçınılmaz olurdu. Bu, ancak örtbas etme, bulanıklık ve karanlık yoluyla önlenebilirdi – Marx, "toplumsal itici güçlerin daha derin çözümlemesini" açıkça reddettiğinde, bunu bilmese bile, içgüdüsel olarak sezmiş olmalı.

Ve böylece, sanırım, tüm Marksist yanılgıların, çelişkilerin ve belirsizliklerin alfası ve omegası da işaret edilmiş olur. Sistemi olgularla sağlam, kapalı bir bağlantı tutmaz. Marx, sisteminin temellerini olgulardan ne sağlıklı bir deneyim yoluyla ne de sağlam bir ekonomik-psikolojik çözümleme yoluyla elde etmiştir; aksine onu, katı keten gibi sert bir diyalektikten daha sağlam hiçbir zemine dayandırmaz. İşte bu, Marx'ın sistemine beşiğinde verdiği büyük günahtır. Geri kalan her şey zorunlulukla ondan doğar. Sistem belirli bir yönde düzenlenmiştir, olgular ise başka bir yönde akar ve sisteme kâh orada kâh burada ters düşer. İşte o zaman asıl günah, her seferinde yeni günah doğurur. Sürçme açığa çıkmasın diye: ya mesele karanlığa veya bulanıklığa sarılır, ya başlangıçtakine benzer diyalektik hünerlerle eğilip bükülür, ya da elbette bütün bunlar fayda etmediğinde, kişi kendisiyle çelişir. İşte Marx'ın üçüncü cildinin onuncu bölümünün altında durduğu işaret budur: kötü ekimden çıkmak zorunda olan, uzun süre ertelenmiş kötü hasadı getirir!

Chapter V.

WERNER SOMBART'IN SAVUNUSU

Werner Sombart'ta Marx, yakın zamanda ⁴⁰ hem sıcak hem de düşünce dolu bir savunucu kazanmıştır; ne var ki bu savunu kendine özgü bir niteliğe sahiptir. Zira Marx'ın öğretisini savunabilmek için ona önce yeni bir yorum yüklemiştir.

Doğrudan ana meseleye geçelim. Sombart, Marxçı değer yasasının, ampirik gerçekliğe karşılık geldiği iddiasıyla ileri sürüldüğünde yanlış olduğunu kabul etmekte ve bunun için bizzat son derece keskin kanıtlar da getirmektedir.⁴¹ Marxçı değer için (s. 573) şunu söyler: "kapitalist olarak üretilmiş malların değişim ilişkisinde görünüşe çıkmaz", "örneğin piyasa fiyatlarının kendisine doğru çekildiği noktayı belirtmez", "toplumsal yıllık ürünün paylaştırılmasında bir dağıtım faktörü olarak da hiçbir rol oynamaz", kısacası "hiçbir yerde görünüşe çıkmaz" (s. 577). "Kovalanan değer"in daha çok yalnızca tek bir "sığınağı" vardır: iktisat teorisyeninin düşüncesi... "Marxçı değeri nitelendirecek bir slogan istenirse, o şudur: onun değeri ampirik değil, düşünsel bir olgudur" (s. 574).

Bu "düşünsel varoluş"un Sombart'ın anlamında ne ifade etmesi gerektiğini hemen göreceğiz. Ancak öncesinde, Marxçı değerin edimsel görüngüler dünyasında hiçbir varoluşa sahip olmadığı yolundaki itiraf üzerinde bir an daha durmamız gerekir. Marksistlerin bu itirafı onaylayıp onaylamayacaklarını doğrusu biraz merak ediyorum. Bundan haklı olarak kuşku duyulabilir; çünkü Sombart'ın kendisi de, C. Schmidt'in bir ifadesi üzerine böyle bir anlayışa daha baştan itiraz etmiş, Marxçı kamptan gelen bir sesi alıntılamak zorunda kalmıştı. "Değer yasası ... düşüncemizin bir yasası değildir; ... değer yasası çok daha gerçek bir niteliktedir, o insan eyleminin bir doğa yasasıdır".⁴² Marx'ın kendisinin de bu itirafı onaylayıp onaylamayacağını çok tartışmalı buluyorum. Yine bizzat Sombart'tır ki, takdire değer bir açıklıkla okura bu yorumu güçleştiren bir dizi Marxçı pasajı sunar.⁴³ Kendi adıma ben bu yorumu, Marxçı öğretinin hem sözüyle hem de ruhuyla resmen bağdaşmaz buluyorum.

Marx'ın değer teorisini geliştirdiği açıklamaları yalnızca tarafsızlıkla bir okuyun. Araştırması, açıkça belirtildiği üzere, "zenginliği muazzam bir mal yığını olan, kapitalist biçimde örgütlenmiş toplumların" zemininde, malın çözümlenmesiyle başlar (I. 9). Değerin "izini sürmek" için malın değişim ilişkisinden yola çıkar. Soruyorum: gerçek değişim ilişkisinden mi, yoksa düşlenmiş bir ilişkiden mi? Sonuncusunu söyleseydi ya da kastetseydi, herhâlde hiçbir okur böylesine sıradan bir spekülasyonu izlemeye değer bulmazdı. Gerçekten de, başka türlü de olamayacağı üzere, son derece kesin bir tonla edimsel iktisat dünyasının görüngülerine atıfta bulunur. İki malın değişim ilişkisi, der, her zaman bir denklemle gösterilebilir, örneğin 1 quarter buğday = a kantar demir. "Bu denklem ne der? Her iki şeyde de aynı büyüklükte ortak bir şeyin var olduğunu ve her ikisinin de, değişim değeri olduğu ölçüde, bu üçüncü şeye indirgenebilir olması gerektiğini" söyler; bu üçüncü şeyin de, bir sonraki sayfada öğrendiğimiz üzere, eşit miktarda emek olduğunu.

Eğer böyle bir tonla, değişimde birbirine eşitlenen şeylerde eşit miktarda emeğin var olduğunu ve bunların eşit emek miktarlarına indirgenebilir olması gerektiğini söylüyorsak, o zaman herhâlde, burada dile getirilen ilişkilerin yalnızca düşüncede değil, gerçek dünyada bulunduğu iddiasını ileri sürüyoruz demektir. Şunu bir gözünüzün önüne getirin: Marx'ın o zamanki argümantasyonu, eğer bunun yanı sıra gerçek değişim ilişkileri için ilkesel olarak eşit olmayan emek miktarlarına sahip ürünlerin birbiriyle değiştirildiği yolunda bir öğreti ortaya koymak isteseydi, tümüyle olanaksız olurdu.

Eğer bu düşünceye yer verseydi – ve ona yer vermemiş olması, kendisine yönelttiğim, olgularla ayrışma kusurunun ta kendisidir –, o zaman vardığı sonuç da bambaşka olmak zorunda kalırdı. Ya değişimdeki sözde eşitlemenin gerçek bir denklem olmadığını ve değiştirilen şeylerde "aynı büyüklükte ortak bir şey"in bulunduğu çıkarımına izin vermediğini açıklamak zorunda kalırdı; ya da aranan, eşit büyüklükteki ortak şeyin emek olmadığı ve olamayacağı sonucuna varmak zorunda kalırdı! Ama yaptığı gibi çıkarımda bulunmayı sürdürmesi olanaksız olurdu!

Devamında da Marx, sayısız vesileyle, "değer"inin değişim ilişkilerinin temelinde yattığından, hem de öyle ki eşit emek miktarına sahip ürünlerin, "eşdeğerler"in birbiriyle değiştirildiğinden edimsel bir tonla söz eder.24 Birçok, kısmen Sombart'ın kendisinin de alıntıladığı⁴⁵ yerde, değer yasası için bir doğa yasasının karakterini ve hatta gücünü talep eder; bu yasa edimsel dünyada "tıpkı yerçekimi yasasının, insanın evi başına yıkıldığında olduğu gibi, zorla kendini dayatır".25 Üçüncü ciltte bile, "malların birbirine değiştirildikleri fiyatların değerlerine yaklaşık olarak karşılık gelmesi için" verili olması gereken edimsel koşulları (bunlar canlı, karşılıklı bir rekabete varır, bkz. yukarısı) tümüyle açıkça geliştirir ve buna ayrıca şu açıklamayı ekler: bu "doğal olarak yalnızca, malların değerinin, fiyatlarının çevresinde döndüğü çekim noktası olduğu anlamına gelir" (III. 156 vd.).

Yalnızca bu arada belirtilsin ki, Marx sık sık daha eski yazarları da onaylayarak alıntılar; bu yazarlar, malların değişim değerinin onlarda cisimleşmiş emek tarafından belirlendiği önermesini ileri sürmüş ve hem de bunu kuşkusuz gerçek değişim ilişkilerine karşılık gelen bir önerme olarak ileri sürmüşlerdi.26

Sombart'ın kendisi ayrıca, Marx'ın değer yasası için "ampirik" ve "tarihsel" doğruluğu tümüyle açıkça talep ettiği bir kanıtlamayı da kaydeder (III. 155, III. 175 vd. ile bağlantılı olarak).

Ve son olarak: Marx'ın, üretim fiyatları teorisine karşın değer yasasının, bir yandan "fiyatların hareketini", öte yandan üretim fiyatlarının kendisini düzenleyerek edimsel değişim ilişkilerine egemen olduğunu ortaya koymaya yönelik, bizim betimlediğimiz o sarsak çabalarının, eğer değer yasasına yalnızca düşünsel bir geçerlilik atfetmek isteseydi, edimsel bir geçerlilik değil, ne anlamı olurdu ki?

Kısacası, Marx'ın emek-değer teorisini, Sombart'ın şimdi ona yüklemek istediği bu daha mütevazı anlamda ne kendisinin öğrettiğine ne de –teorisini üzerine dayandırdığı mantıksal çıkarımlar dokusunun az çok makul bir anlam taşıması gerekiyorsa– öğretebileceğine inanıyorum. Zaten bu, Sombart'ın Marksçı öğretinin yandaşlarıyla tartışabileceği bir mesele. Benim gibi Marksçı değer teorisini başarısız sayanlar için ise tümüyle önemsizdir. Çünkü ya Marx, değer yasasını gerçekliğe karşılık geldiği yolundaki iddialı anlamda ileri sürmüştür – bu durumda Sombart'ın, bu anlamda ileri sürüldüğünde yasanın yanlış olduğu açıklamasını onaylayarak kabul ederiz. Ya da Marx ona fiilî bir geçerlilik kendisi de atfetmemiştir – bu durumda kanaatimce, onun bilimsel açıdan önem taşıyan bir varlık sürdürebileceği herhangi bir anlam asla kurulamaz. O, pratik ve teorik olarak bir sıfırdır.

Bu konuda Sombart kuşkusuz başka görüştedir. Taze, "neşeli" bir görüş mücadelesinden bilimin ilerlemesi için en iyiyi bekleyen bu nüktedan bilginin açık davetine seve seve uyarak, bu noktada da onunla tartışmaya zevkle hazırım. Bunu yaparken, böylece artık beni yeni yorum temelinde gözden geçirmeye davet ettiği "Marx eleştirisi" zemininde değil, yalnızca "Sombart eleştirisi" yürüttüğüm bilinciyle hareket ettiğimin de farkındayım.

Sombart'ta değerin bir "düşünsel olgu" olarak varlığı ne anlama gelmeli? Bu, "değer kavramının, iktisadî yaşamın fenomenlerini kendimize anlaşılır kılmak için başvurduğumuz, düşüncemize ait bir yardımcı araç" olduğu anlamına gelmeli. Daha kesin biçimde belirtilirse, değer tasavvurunun başardığı şey, "kullanım malları olarak nitelikçe farklı metaları bize niceliksel belirlilik içinde görünür kılmaktır. Açıktır ki ben bu postulayı, peyniri, ipeği ve çizme cilasını soyut insan emeğinin salt-ürünleri olarak düşünüp, onları büyüklüğü içlerinde barınan, zaman uzunluklarıyla ölçülebilen üçüncü bir ortak öğeyle belirlenen emek miktarları olarak yalnızca niceliksel olarak birbirine ilişkilendirerek yerine getiririm."⁴⁸

Buraya kadar, belli bir küçük çengel dışında, her şey yolunda. Kuşkusuz belirli bilimsel amaçlar uğruna, nesnelerin şu ya da bu yönde gösterdiği türlü farklılıklardan soyutlamak ve onları yalnızca kendilerinde ortak olan, ortaklığı karşılaştırılabilirliğe, ölçülebilirliğe vb. zemin sunan tek bir özellik açısından göz önüne almak bizatihi caizdir. Tıpkı mekanik dinamiğin de, birçok problemi için, hareket eden cisimlerin değişik biçiminden, renginden, yoğunluğundan, yapısından haklı olarak tümüyle soyutlaması ve onlarda kütlelerden başka bir şey görmemesi gibi: vurulmuş bilardo topları, uçan top gülleleri, koşan çocuklar, giden tren katarları, düşen taşlar, uzayda hızla giden gök cisimleri, o zaman yalnızca hareket eden kütleler olarak göz önüne gelir. Demek ki peyniri, ipeği ve çizme cilasını "soyut-insan emeğinin salt-ürünleri" olarak tasavvur etmek de aynı ölçüde caiz ve amaca uygun olabilir.

Çengel, Sombart'ın bu tasavvur için Marx'la birlikte değer tasavvuru adını talep etmesiyle başlar. Bu durum –tam anlamıyla kapsamlı olmak için– düşünülebilir biçimde iki yoruma açıktır. Bilindiği gibi değer adı, kullanım değeri ve değişim değeri şeklindeki iki nüansıyla, hem bilim dilinde hem halk dilinde tamamen belirli fenomenleri adlandırmaya zaten hizmet etmektedir. İşte bu adlandırma, ya nesnelerin yalnızca göz önüne alınan, emek ürünü olma özelliğinin, sair her zamanki bilimsel anlamda değer fenomenleri için, yani örneğin değişim değeri fenomenleri için belirleyici öğeyi oluşturduğu iddiasıyla yapılmış olabilir; ya da bu adlandırma, bu art düşünce olmaksızın, salt keyfî bir adlandırma olarak yapılmış olabilir – ki maalesef adlandırmalar için katı, zorlanabilir bir yasa değil, yalnızca amaca uygunluk ile incelik ölçüt olarak vardır.

İkinci yorum geçerli olsaydı, yani "cisimleşmiş emeğin" "değer" olarak adlandırılması, cisimleşmiş emeğin değişim değerinin özü olduğu iddiasıyla bağlanmamış olsaydı, mesele oldukça masum olurdu. Ortada tamamen caiz bir soyutlamadan başka bir şey bulunmazdı; gerçi olabildiğince pratik dışı, amaca aykırı, yanıltıcı bir adlandırmayla birleşmiş olarak. Bu, bir fizikçinin, biçimden, renkten, yapıdan vb. soyutlayarak salt kütleler olarak kavradığı çeşitli cisimleri birden "canlı kuvvetler" olarak adlandırması gibi bir şey olurdu; oysa bilindiği gibi bu ad, kütlelerin ve hızların bir fonksiyonunu, yani salt kütleden hayli farklı bir şeyi gösterecek biçimde zaten yerleşik bir hak edinmiştir. Yine de burada bilimsel bir yanlış değil, yalnızca adlandırmada (gerçi pratikte oldukça tehlikeli) kaba bir amaca aykırılık söz konusu olurdu.

Ama bizim durumumuzda mesele açıkça böyle değil; ne Marx'ta, ne de Sombart'ta. İşte çengelimiz de böylece büyümeye başlıyor.

Saygıdeğer hasmım kuşkusuz bana, her keyfî soyutlamanın her keyfî bilimsel amaç için yapılamayacağını teslim edecektir. Örneğin, çeşitli cisimlerin belli dinamik problemler için haklı görülen "salt-kütleler" olarak kavranışını, optik ya da akustik problemlerin incelenmesine de temel almak besbelli ki caiz olmazdı. Mekanik dinamiğin kendi içinde dahi, biçim ve birikim hâlinden soyutlamayı örneğin kama yasasının geliştirilmesinde de sürdürmek elbette caiz değildir. Bu örneklerde gösterilir ki, bilimde "düşünceler" ile "mantık" da olgulardan tümüyle bağsız biçimde uzaklaşamaz. Onlar için de şu söz geçerlidir: "Est modus in rebus, sunt certi denique fines." Ve bu "belirli sınırları", saygıdeğer hasmımın bir itirazından kaygı duymama gerek kalmadan, şöyle gösterebileceğime inanıyorum: Her seferinde yalnızca, incelenecek görüngü için ilgisiz olan, nota bene gerçekten, fiilen ilgisiz olan o tikelliklerden soyutlanabilir. Buna karşılık, ileri incelemeye tabi tutulacak kalanda, deyim yerindeyse tasavvur iskeletinde, somut yönde fiilen ilgili olan her şeyi bırakmak gerekir.

Uygulamayı kendi durumumuza taşıyalım.

Marksçı öğreti, metaların "salt-ürünler" olarak kavranışını, metaların değişim ilişkilerinin bilimsel olarak araştırılması ve değerlendirilmesine en güçlü biçimde temel alır. Sombart bunu onaylar, hatta –tam da belirsizlikleri nedeniyle kendisiyle daha fazla tartışmak istemediğim– biraz belirsiz ifadelerle, insanların bütün "iktisadî varoluş"unun temellerini o soyutlamanın ışığında ele alacak kadar ileri gider.⁴⁹

Cisimleşmiş emeğin birinci, hatta ikinci yönde tek başına ilgili olan şey olduğunu Sombart'ın kendisi bile artık ileri sürmeye cesaret edemez. O, bu kavrayışla "iktisaden nesnel olarak en ilgili olgu"nun öne çıkarıldığı iddiasıyla yetinir.⁵⁰ Bu iddiaya hiç itiraz etmek istemiyorum. Yalnızca ona, sanki emeğin yanı sıra ilgili olan öteki olguların, önemsizlikleri yüzünden tamamen ya da neredeyse tamamen ihmal edilebilecek kadar derin biçimde ikincil bir öneme sahip oldukları gibi bir anlam yüklemeye kalkışmamak gerekir. Bundan daha yanlış bir şey olamaz. İnsanların iktisadî varoluşu için, örneğin yaşadıkları ülkenin daha çok Ren ovasına mı, yoksa Sahra'ya ya da Grönland'a mı benzediği son derece yüksek ölçüde ilgilidir; ve insanların emeğinin, eskiden beri biriktirilmiş bir mal stokuyla desteklenip desteklenmediği de çok büyük önem taşır – ki bu öğe de tümüyle salt emeğe ayrıştırılamaz. Hele değişim ilişkileri bakımından, kimi mallar için, örneğin yaşlı meşe gövdeleri, kömür yatakları, arsalar için, emek hiç kuşkusuz nesnel olarak en ilgili etken değildir; ve bu sonuncu durum metaların ana kütlesi için kabul edilebilse bile, emeğin yanında belirleyici olan öteki etkenlerin de öyle önemli bir etki gösterdiği vurgulanarak öne çıkarılmalıdır ki, fiilî değişim ilişkileri yine de yalnızca cisimleşmiş emeğe karşılık gelecek olan o çizgiden hayli önemli ölçüde uzaklaşır.

Ama değişim ilişkileri ve değişim değeri için emek tek başına ilgili olan değil, yalnızca –en güçlüsü de olsa– başkalarının yanında ilgili bir etken, deyim yerindeyse bir primus inter pares ise, o zaman yukarıda söylenenlere göre, değişim değerine yönelik bir "değer tasavvuru"nu yalnızca emeğe dayandırmak basitçe yanlış ve caiz değildir; tıpkı bir fizikçinin "canlı kuvveti" yalnızca cisimlerin kütlesine dayandırıp onların hızını soyutlama yoluyla hesabından tümüyle elemek istemesi kadar yanlış ve caiz olmadığı gibi.

Sombart'ın bunu görmemiş ya da hissetmemiş olmasına gerçekten şaşırıyorum; hele görüşünü dile getirirken rastlantı eseri, şöyle diyeyim, kendi öncülleriyle öylesine meydan okurcasına bir bağdaşmazlık içinde ifadeler kullandığı düşünülürse, insan bu apaçık bağdaşmazlığa takılıp tökezlemesi gerektiğini sanır. O, metaların toplumsal emeğin ürünleri olma niteliğinin, onlardaki iktisaden nesnel olarak en ilgili olgu olduğundan yola çıkmış, bunu, insanların iktisadî mallarla beslenmesinin, "doğa koşulları eşit sayıldığında", esas olarak emeğin toplumsal üretici gücünün gelişmesine bağlı olmasıyla temellendirmiş ve buradan, bu olgunun yalnızca emeğe dayanan değer tasavvurunda "yeterli" (adequat) iktisadî ifadesini bulduğu sonucunu çıkarmıştır. Bu düşünceyi S. 576 ve 577'de biraz farklı bir söyleyişle iki kez yineler; ne var ki "yeterli" ifadesi her seferinde değişmeden geri döner.

Şimdi soruyorum: Tersine, yalnızca emeğe dayanan değer tasavvurunun, emeğin birden çok ilgili olgu arasında salt en ilgili olanı olduğu öncülüne yeterli olmadığı, aksine onu hayli aşıp geçtiği apaçık değil mi? O ancak, öncül olarak emeğin tek başına ilgili olgu olduğu ileri sürülebilseydi yeterli olurdu. Ama Sombart bunu hiç ileri sürmedi. Onun iddiası yalnızca, emeğin çok şey ifade ettiğini, değişim ilişkileri ve bütün insanî varoluş için her başka etkenden daha fazla şey ifade ettiğini söyler; ve bu olgu durumu için, emeğin tek başına her şeyi ifade ettiği Marksçı değer formülü, 1+1/2+1/41 + 1/2 + 1/41+1/2+1/4 yerine yalnızca biri koymanın yeterli olacağı kadar elbette o ölçüde yeterli bir ifade değildir!

Oysa "yeterli" değer tasavvuru iddiası yalnızca fiilen isabetsiz olmakla kalmaz, bana öyle geliyor ki onun ardında –Sombart'ta kuşkusuz bilinçsizce– biraz da şeytanca bir çapkınlık pusuya yatmıştır. Sombart, Marksçı değerin olgular sınamasına dayanamayacağını açıkça itiraf etmesiyle, "kovalanmış değer" için "iktisat teorisyeninin düşüncesi"nde bir sığınak talep etmiştir. Ne var ki bu koruma bölgesinden, değer tasavvuru için yine de nesnel olarak en ilgili olguya yeterli olduğunu, ya da daha iddialı sözlerle, onda "insan toplumunun iktisadî varlığını nesnel olarak yöneten teknik bir olgunun yeterli iktisadî ifadesini bulduğunu" (S. 577) talep ettiğinde, ansızın olgular dünyasına oldukça uslu bir akın yapar.

Bunun, kişinin protesto etmeye hakkı olan bir yöntem olduğuna inanıyorum. Ya o – ya bu! Ya Marx'ın değerinin olgulara karşılık geldiği iddia edilecek: ama o zaman bu iddiayla en ön ateş hattında dayanılacak, kişi tam ve katı bir olgu sınamasına karşı, gerçekte hiçbir ampirik olgu ileri sürmek istemediği, yalnızca "düşüncemizin bir yardımcı aracını" inşa etmek istediği mevzisinin arkasına siper aramayacak. Ya da kişi bu koruyucu duvarın arkasına siper arar, katı olgu sınamasından kaçar: o zaman da, muğlak, üstünkörü iddialar dolambacı yoluyla Marx'ın değeri için, ancak açıkça reddedilen olgu sınamasını geçmiş olsaydı kendisine meşru biçimde ait olacak türden bir ampirik geçerlilik talep etmeye kalkışmasın. "Egemen olguya uygun ifade" söylemi nihayetinde, Marx'ın temel meselede ampirik olarak da haklı olduğundan başka bir şey ifade etmez. Pekâlâ. Sombart ya da bir başkası bunu iddia etmek istiyorsa, bunu açıkça iddia etsin, salt "düşünsel olgu" ile oynanan ara oyunu bir kenara bıraksın ve bunun yerine açık seçik biçimde olgu sınamasına başvursun; bu sınama, tam olguların "egemen olgunun uygun ifadesinden" ne kadar çok ya da ne kadar az ayrıldığını gösterecektir zaten. Ama o zamana dek, Sombart'ta da, izin verilen ve yalnızca yanlış adlandırılmış bir soyutlamanın zararsız bir varyantıyla değil, kanıtı getirilmemiş, hatta denenmemiş, aksine kaçınılmış olan olgusal iddialar alanına iddialı bir hamleyle karşı karşıya olduğumuz saptamasıyla yetinebileceğime inanıyorum.

Bir başka bakımdan da Sombart, inandığım kadarıyla, Marx'ın izin verilemeyecek ölçüde iddialı bir savını çok az kendi eleştirisiyle benimsemiştir. Malları toplumsal emeğin "yalnızca-ürünleri" olarak kavramanın, malları düşüncemiz için niceliksel ilişkiye sokmanın, onları "kıyaslanabilir" kılmanın ve dolayısıyla iktisadi dünyanın olgularını düşüncemize ilk kez "erişilebilir kılmanın" yegâne olanağını sunduğu savını kastediyorum.27 Sombart, eleştirel bir incelemenin ardından da buna bağlı kalmak ister mi acaba? Değişim oranlarını ya yalnızca Marx'ın değer kavramı temelinde ya da hiç bilimsel düşüncemize erişilebilir kılabileceğimize gerçekten inanır mı? Buna inanamıyorum. Marx'ın ilk cildin 12. sayfasındaki o ünlü diyalektik kanıtlaması, bir Sombart için zaten ikna edici bir güce sahip olamaz. Sombart da en az benim kadar görüp biliyor ki yalnızca emek ürünleri değil, salt doğa ürünleri de değişimde niceliksel ilişkiye sokulur ve dolayısıyla hem kendi aralarında hem de emek ürünleriyle pratikte kıyaslanabilirdir. Peki bunlar düşüncemiz için, kendilerinde hiç bulunmayan, hatta emek ürünlerinde de türce mevcut olmakla birlikte büyükçe geçerli olmayan – zira emek ürünlerinin de kendilerinde cisimleşen emeğin oranında değiş tokuş edilmediği kabul edilmektedir – bir nitelik temeli dışında, düşüncemiz için hiç mi kıyaslanabilir olmamalı? Bu, önyargısız teorisyen için, Marx'a rağmen değişimdeki gerçek ortak paydanın, gerçek "ortak olanın" daha aranması gerektiğine, üstelik Marx'ın yaptığından başka bir doğrultuda aranması gerektiğine işaret eden, hiç yanlış anlaşılamayacak bir parmak işareti olmamalı mı?

Bu beni, Sombart'a karşı henüz değinmek istediğim son bir noktaya getiriyor. Sombart, bir yandan Marx'ın sistemi ile öte yandan karşıt teorik sistemlerin ve özellikle sözde Avusturyalı iktisatçıların görüşleri arasında var olan karşıtlığı, en son tahlilde metodolojik bir ilke kavgasına dayandırmak istiyor. Marx'ın, aşırı bir nesnelciliğin temsilcisi olduğunu, biz diğerlerinin ise psikolojizme varan bir öznelciliği savunduğumuzu söylüyor. Marx, tek tek iktisadi olarak eyleyen öznelerin davranış biçimlerini belirleyen güdülerin izini sürmüyor, aksine nesnel etmenleri, "bireyin iradesinden (ekleyebilirim ki çoğunlukla bilgisinden de) bağımsız olan iktisadi koşulları" arıyor; "bireyin sırtının ardında, ondan bağımsız ilişkilerin gücüyle olup biteni" saptamaya çalışıyor. Bizler ise "iktisadi yaşamın süreçlerini en son tahlilde iktisadi öznelerin ruhundan açıklamaya çalışıyor" ve "iktisadi yaşamın yasalılığını psikolojik güdülenmeye yerleştiriyoruz".⁵²

Bu, kuşkusuz ince ve zekice bir gözlemdir; Sombart'ın yazısında bunlardan zaten bolca bulunur. Ama bana öyle geliyor ki, hiç şüphesiz doğru olan özüne karşın yine de asıl meseleyi yakalamıyor: ne geriye dönük olarak, Marx eleştirmenlerinin şimdiye dek Marx'a karşı tutumlarının açıklaması için, ne de bunun bir sonucu olarak ileriye dönük olarak, aslında daha yeni başlanması gereken, hatta "neredeyse tümüyle ön çalışması eksik" olan⁵³ ve her şeyden önce metodolojik ön sorun için bir karar aranması gereken⁵⁴ bambaşka yeni bir Marx eleştirisi çağı talebiyle.

Bana öyle geliyor ki durum çok daha şöyledir. Sombart'ın gösterdiği farklılık, araştırma yöntemlerinde kuşkusuz vardır. Ama "eski" Marx eleştirisi, kendi şahsıma göre yargılayabildiğim kadarıyla, Marx'ı yöntem seçimi yüzünden değil, seçtiği yöntemi uygularken yaptığı hatalar yüzünden eleştirmiştir. Başka Marx eleştirmenleri adına konuşmaya hakkım yok, dolayısıyla kendim hakkında konuşmalıyım. Şahsen ben yöntem meselesinde, güzel edebiyat bakımından, "Genre ennuyeux" dışında her türü kabul ettiğini açıklayan o edebiyatçının savunduğuna benzer bir noktada duruyorum. Ben de her yöntemi kabul ediyorum, yeter ki ortaya doğru bir şey çıkacak biçimde kullanılsın. Nesnelci yönteme karşı da söyleyecek hiçbir şeyim yok. İnsan eylemleriyle ilgili olan görüngü alanlarında bile gerçek bilgilerin elde edilmesini sağlayabileceğine inanıyorum. Belli nesnel etmenlerin, tipik insan eylemleriyle yasaya uygun bir bağlantıya girebileceğini – üstelik yasaya uygun biçimde eyleyenlerin bilincine söz konusu etmenin etkisinin kendisi açıkça çıkmadan – seve seve kabul ediyorum, hatta zaman zaman benzer görüngülere ben de dikkat çekmiştim. Örneğin istatistik, intiharların belli aylarda, diyelim temmuz ve kasımda özellikle sık gerçekleştiğini, ya da hasadın bolluğuyla birlikte yıllık evlenmelerin sayısının yükselip alçaldığını ortaya koyduğunda, eminim ki temmuz ve kasım aylarının intihar eğrisini bu kadar kabartan intihar adaylarının çoğu, tam da temmuz ya da kasım olduğunu hiç düşünmez; aynı şekilde evlenmeye hevesli olanlarda da o an daha ucuz olan gıda fiyatlarına dair düşünce, kararlarında hiçbir dolaysız rol oynamaz.28 Yine de böyle nesnel bağlantıların açığa çıkarılması, kuşku götürmez bir bilgi değerine sahiptir.

Ne var ki bu konuda, inandığım kadarıyla apaçık olan belli çekinceler koymalıyım. Birincisi, bana açık görünüyor ki böyle nesnel bağlantıların bilgisi, nedensellik zincirini sağlayan öznel ara halkaların bilgisi olmaksızın, kuşkusuz henüz bilginin en yüksek aşaması anlamına gelmez; aksine eksiksiz kavrayış ancak dış ve iç bağlantıların bilgisiyle sağlanır. Ve bununla birlikte, Sombart'ın ortaya attığı, "nesnelci doğrultunun nationalökonomi biliminde dışlayıcı mı yoksa tamamlayıcı mı olarak haklı olduğu"⁵⁶ sorunu da bana, o doğrultunun ancak "tamamlayıcı olarak haklı" olabileceği biçiminde kendiliğinden çözüme kavuşmuş görünüyor.

İkincisi, ki bunu burada başka türlü düşünenlerle bir görüş meselesi olarak tartışmak istemiyorum, inanıyorum ki tam da iktisat alanı için – ki orada o denli ağırlıklı olarak bilinçli, hesaplı insan eylemleriyle uğraşıyoruz – bilginin o iki kaynağından birincisi, yani nesnelci olanı, en iyi durumda bile ulaşılabilir bilginin tümüne ancak hayli yoksul bir pay ve özellikle de tek başına kesinlikle yetersiz bir pay katabilir.

Üçüncüsü ama – ve bu özellikle Marx eleştirisini ilgilendirir – tüm kesinlikle talep etmeliyim ki, nesnelci yöntem kullanılırken doğru kullanılsın. Kişi, eyleyenlerin bilgisiyle ya da bilgisi olmaksızın, iradesiyle ya da iradesi olmaksızın yazgıvari biçimde eylemlerine egemen olan dış, nesnel bağlantıları saptasın; ama o zaman bunları doğru saptasın. Marx ise bunu yapmamıştır. Tek başına emeğin tüm değişim oranlarına egemen olduğu temel tezini, ne nesnelci yoldan dış, elle tutulur, nesnel olgular dünyasından saptamıştır – ki bu dünyayla tezi aksine çelişki içindedir – ne de öznelci biçimde değiş tokuş edenlerin güdülerinden türetmiştir; aksine onu, bilimimizin tarihinde belki de hiç bu denli keyfi ve olgulardan kopuk biçimde ortaya çıkmamış bir diyalektiğin düşüğü olarak dünyaya getirmiştir.

Ve bir şey daha. Marx, "nesnelci" çizgisinde kalmamıştır. Sisteminin işleyen bir gücü olarak eyleyenlerin güdülerine de başvurmaktan kaçınamamıştır. Bunu başlıca, "rekabete" başvurmasıyla yapar. Madem sistemine öznelci eklemeler yapıyor, bunları doğru, eksiksiz ve çelişkisiz yapması istemek fazla bir şey midir? Marx, bu ucuz talebe karşı da yeniden hata işlemiştir. Yineliyorum, yöntemin seçimiyle hiçbir ilgisi olmayan, aksine her yöntemin egemenliği altında ayıplanan bu hatalar, benim için, Marx'ın teorisini yanlış olarak eleştirmiş ve eleştiriyor oluşumun nedeni olmuştur: bu teori, görüşüme göre, tek izin verilemeyecek türü, yanlış teoriler türünü temsil eder!

Bu yüzden ben çoktandır, Sombart'ın daha yeni uyandırılacak bir gelecekteki Marx eleştirisini götürmek istediği noktada duruyorum ve durmaktaydım. O şöyle düşünüyor: "Marx'ın sisteminin bir değerlendirmesi ve eleştirisi herhalde şu biçimde denenmeliydi: Nesnelci doğrultu, nationalökonomi biliminde dışlayıcı mı yoksa tamamlayıcı mı olarak haklıdır? Bu soruya evet yanıtı verilseydi, o zaman belki şu sorulmalıydı: Marx'ın, iktisadi olguların, değer kavramının düşünsel yardımcı aracıyla niceliksel olarak belirlenmesi yöntemi gerekli midir? Eğer evetse: emek, değer kavramının doğru seçilmiş içeriği midir? Eğer evetse: Marx'ın kanıtlaması, sistematik yapısı, sonuçları vb. itiraz götürür mü?"

Ben ilk metodolojik ön soruyu çoktandır, nesnelci yöntemin "tamamlayıcı" bir haklılığı lehine yanıtladım. Aynı şekilde, Sombart'ın sözlerinde kalmak gerekirse, "iktisadi olguların düşünsel yardımcı aracıyla niceliksel olarak belirlenmesinin" de bir değer kavramı aracılığıyla gerekli olduğu benim için kuşku götürmezdi ve götürmüyor. Üçüncü soruyu, yani emeğin bu değer kavramının doğru seçilmiş içeriği olup olmadığını ise çoktandır kararlılıkla olumsuz yanıtlanması gereken bir soru sayıyordum; dördüncü soruyu, yani Marx'ın kanıtlamasının, sonuçlarının vb. itiraz götürür olup olmadığını da aynı kararlılıkla olumlanması gereken bir soru sayıyordum.

Dünyanın bu konuda nihayetinde nasıl karar vereceğine gelince – bundan hiç şüphem yok. Marx'ın sistemi bir geçmişe ve bir bugüne sahiptir, ama kalıcı bir geleceğe değil. Bütün iktisadi sistem türleri arasında, kanımca, Marx'ınki gibi içi boş bir diyalektik temele dayananlar en kesin biçimde yok olmaya mahkûmdur. İnsan zihni anlık olarak ustaca bir retoriğin etkisi altında kalabilir, ama kalıcı olarak değil. Uzun vadede yine de daima olgular, yani sözlerin ve cümlelerin değil, nedenlerin ve etkilerin sağlam zinciri ağır basar. Doğa bilimleri alanında Marx'ınki gibi bir eser bugün artık bir imkânsızlık olurdu. Henüz pek genç olan sosyal bilimlerde ise etki, hem de büyük bir etki kazanabilmiştir ve bu etkiyi muhtemelen ancak yavaş yavaş, hayli yavaş yitirecektir. Yavaş, çünkü en güçlü dayanağını taraftarlarının ikna olmuş kafalarında değil, kalplerinde, arzularında ve isteklerinde bulur. Ayrıca birçok insanın gözünde edindiği büyük otorite sermayesini de uzun süre tüketebilecektir. Bu yazının giriş sözlerinde, Marx'ın bir yazar olarak büyük bir şansa sahip olduğunu söylemiştim. Yazarlık kaderinin en az şanslı olmayan bir koşulu da, bana öyle geliyor ki, sisteminin tamamlanmasının ancak ölümünden 10 yıl sonra, ilk ciltten neredeyse otuz yıl sonra yayımlanmış olmasıdır. Eğer üçüncü cildin öğretileri ve saptamaları önyargısız okuyucunun gözüne ilk ciltle aynı zamanda çarpsaydı, kanımca, ilk cildin mantığını yine de biraz kuşkulu bulmayacak pek az okuyucu olurdu! Şimdi ise 30 yıl boyunca kök salmış bir otorite inancı, eleştirel kavrayışın içeri sızmasına karşı bir sur oluşturuyor; bu sur kuşkusuz kesin biçimde, ama yine de ancak yavaş yavaş ufalanacaktır.

Ama bu gerçekleştiğinde dahi, Marx'ın sistemiyle birlikte sosyalizmin de aşılmış olacağı kesinlikle söylenemez; ne teorik ne de pratik sosyalizmin. Marx'tan önce nasıl bir sosyalizm var olduysa, Marx'tan sonra da var olmaya devam edecektir. Sosyalizmde itici güç taşıyan şeye gelince – ve bütün abartılara rağmen onda itici güç taşıyan bir şey bulunduğunu, yalnızca iktisat teorisinin sosyalist teorisyenlerin sahneye çıkmasıyla kazandığı yadsınamaz tazelenme değil, aynı zamanda, pratik devlet sanatının önlemlerinin bugün her yerde, çoğu kez de kuşkusuz kendi zararına olmaksızın, kendilerini meshetmeyi âdet edindiği o ünlü "sosyal yağ damlası" da kanıtlar – işte sosyalizmde itici güç taşıyan şey için, onun akıllı önder kafaları, daha yaşama kabiliyeti olan bir bilimsel sisteme zamanında bağlanmayı kesinlikle ihmal etmeyeceklerdir. Çürümüş olan dayanağı değiştirmeye çalışacaklardır. Mayalanan fikirlerin ne kadar çok ya da ne kadar az arındırılmasıyla bunu yapacaklarını gelecek gösterecektir. Belki, umarız ki, bu mesele her zaman sadece dönüp dolaşıp aynı çember içinde sürüklenmez de, bu vesileyle birkaç yanılgı ebediyen silkelenip atılır ve birkaç bilgi, sağlam ve artık parti tutkusunun da kuşku duymadığı bilgi hazinesine nihai olarak eklenir.

Marx ise, sosyal bilimler tarihinde kalıcı bir yer tutacaktır; aynı nedenlerle, olumlu ve olumsuz hizmetin aynı karışımıyla, tıpkı örnek aldığı Hegel gibi. Her ikisi de kişisel olarak düşünce dehasıydı. Her ikisi de, her biri kendi alanında, bütün kuşakların düşüncesi ve duygusu üzerinde, hatta neredeyse zamanın ruhunun kendisi üzerinde muazzam bir etki kazanmıştır. Ve her ikisinin de özgül teorik eseri, son derece ustaca tasarlanmış, olağanüstü bir birleştirme gücüyle sayısız düşünce katı üzerine inşa edilmiş, hayranlık verici bir zihin gücüyle bir arada tutulmuş – bir iskambil şatosuydu.

APPARATUS

Notes

Footnotes

  1. Marx'ın Kapital'inin 1. cildini her zaman 1872 tarihli (ikinci) baskıya göre, II. cildi 1885 baskısına göre, III. cildi 1894 baskısına göre alıntılıyorum; ve başka bir şey belirtilmediği takdirde, III ile her zaman III. cildin birinci kısmı kastedilir.

  2. W. Sombart da, Marxçı sistemin son cildine ilişkin yakın zamanda Archiv für Soziale Gesetzgebung'da (Cilt VII, 4. Sayı, s. 555 vd.) verdiği örnek niteliğinde açık ve düzenli sunumda, metinde alıntılanan cümleleri, ortaya konan soruna gerçek yanıtı içeren cümleler olarak görmektedir (a.g.e. s. 564). Eleştirel sonuçlarına aynı ölçüde katılacak durumda olmasam da, içerik ve düşünce bakımından zengin bu yazıyla aşağıda daha birkaç kez meşgul olmamız gerekecek.

  3. Yukarıda alıntılanan yazısına, özellikle 13. paragrafa bakınız.

  4. III. 156, daha önce alıntılanan III. 158'deki yerle de tümüyle benzer biçimde.

  5. III. 175 vd. Ayrıca daha kısa ifadeler için bkz. III. 136, 151, 159 ve sıkça.

  6. Zur Kritik des ök. Systems von Karl Marx, Archiv für soziale Gesetzgebung, Cilt VII. s. 584–586. Bu arada şunu vurgulamak zorundayım ki, Sombart alıntılanan pasajla Marx'a yalnızca koşullu olarak, yani Marx'ın öğretisiyle gerçekten metinde ona atfedilen anlamı kastetmiş olması durumunda karşı çıkmayı amaçlamıştı. Daha önce bir kez andığım kurtarma girişiminde kendisi bu öğretiye, sanırım biraz egzotik olan başka bir yorum yüklemektedir; bu yorum üzerine daha sonra ayrıca konuşacağım.

  7. Bir malın maliyet fiyatı yalnızca içinde barındırdığı ödenmiş emek miktarına ilişkindir: Marx III. 144.

  8. Örneğin III. 187; burada Marx, "her koşulda işçi ücretinin yükselmesinin ya da düşmesinin malların değerini ... asla etkileyemeyeceğini" vurgulamaktadır.

  9. Bkz. III. 179 vd.

  10. Marx bu halkayı alıntılanan yerde açıkça eklememiştir. Ancak eklenmesi kendiliğinden anlaşılırdır.

  11. W. Sombart'ın aykırı görüşüne, daha önce de belirtildiği gibi, ayrıca tavır alacağım.

  12. Yani, m.e.k. cisimleşmiş emek miktarıyla hiçbir ilgisi bulunmayan "toplam değer" faktörü aracılığıyla dolayımlanması gereken ölçüde. Ne var ki, sonraki halkalarda, belirlenmesinde ödenecek emek miktarının da bir öge olarak rol oynadığı ücret harcaması faktörü de ortaya çıktığından, emek miktarı her hâlükârda ortalama kârın dolaylı belirleyici nedenleri arasında da yerini bulmaktadır.

  13. Karl Knies, Marx'a karşı isabetle şu itirazda bulunur: "Marx'ın açıklamaları içinde, '1 quarter buğday = ormanda üretilmiş a kantar odun' denkleminin yanı sıra, ikincisinin de ortaya çıkmaması için kesinlikle hiçbir gerekçe görülmemektedir: 1 quarter buğday = a kantar yabani büyümüş odun = b dönüm el değmemiş toprak = c dönüm doğal çayırlardaki otlak alanı". (Das Geld, 1. baskı s. 121, 2. baskı s. 157).

  14. Barbou'dan yapılan bir alıntıda, bu aynı paragrafta mallar ile şeyler arasındaki ayrım bir kez daha bulanıklaştırılır: "Bir mal türü, değişim değeri eşit büyüklükte olduğu sürece bir diğeri kadar iyidir. Eşit büyüklükte değişim değerine sahip şeyler arasında hiçbir farklılık ya da ayırt edilebilirlik yoktur!"

  15. Örneğin s. 15'in sonunda: "Son olarak, hiçbir şey kullanım nesnesi olmaksızın değer olamaz. Eğer yararsızsa, içinde barındırdığı emek de yararsızdır, emek olarak sayılmaz (sic!) ve dolayısıyla hiçbir değer oluşturmaz". – Metinde eleştirilen mantık hatasına Knies daha önce dikkat çekmişti. Bkz. "Das Geld", Berlin 1873, s. 123 vd. (2. baskı s. 160 vd.). Adler (Grundlagen der Karl Marxschen Kritik, Tübingen 1887, s. 211 vd.) tuhaf bir biçimde, güzel seslerin Marxçı anlamda mallar olmadığını öne sürerek bana karşı çıktığında, savımı yanlış anlamıştır. Benim için söz konusu olan, "güzel seslerin" iktisadi mallar olarak Marxçı değer yasası altına sokulup sokulamayacağı hiç değildi; söz konusu olan yalnızca, Marx'ınkiyle aynı hatayı taşıyan bir mantık çıkarımının örneğini ortaya koymaktı. Bunun için pekâlâ iktisadi alanla hiçbir ilgisi olmayan bir örnek de seçebilirdim. Örneğin pekâlâ şunu da gösterebilirdim: Marxçı mantığa göre rengârenk cisimlerin ortak yönü Tanrı bilir nede yatabilir, ama birden çok rengin karışımında yatamaz. Çünkü bir renk karışımı, örneğin beyaz, mavi, sarı, siyah, mor, rengârenklik için, yalnızca "uygun oranda" mevcut olması koşuluyla, herhangi başka bir renk karışımı, örneğin yeşil, kırmızı, turuncu, gök mavisi vb. kadar geçerlidir: dolayısıyla görünüşe göre renkten ve renk karışımından soyutlama yapılmalıdır!

  16. Smith ve Ricardo'nun emek-değer öğretisi karşısında aldıkları tutumu Geschichte und Kritik adlı yapıtımda s. 428 vd.'de ayrıntılı olarak tartıştım ve orada özellikle, adı geçen klasiklerde o tezin temellendirilmesine ilişkin hiçbir ize rastlanmadığını da gösterdim. Ayrıca bkz. Knies, Der Kredit, II. Yarım, s. 60 vd.

  17. Örneğin I. 141 vd., 150, 151, 158 ve sıkça; üçüncü cildin başında da, örneğin III. 25, 128, 132.

  18. Örneğin I. 150 Not 37.

  19. Bkz. yukarısı.

  20. Görece küçük görüş ayrılıklarını burada elbette tümüyle göz ardı ediyorum; özellikle bu yazının tümü boyunca, "maliyet yasası" anlayışına ilişkin var olan daha ince nüansları öne çıkarmaktan, hatta dile getirmekten bile vazgeçtim.

  21. III 169; ayrıca bkz. yukarısı.

  22. Daha titiz bir çözümleme, fiyatın sözde "sınır çiftleri"nin parasal değerleme rakamları arasına, yani işlemde son giren alıcı ile alımdan dışlanmış ilk istekli alıcının en uç durumda mal için sunmaya hazır oldukları tutarlar ile işlemde son giren satıcı ile satıştan dışlanmış ilk istekli satıcının en uç durumda mal karşılığında razı olmaya hazır oldukları tutarlar arasına düşmesi gerektiğini ortaya koyar. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Positive Theorie des Kapitals adlı yapıtım, Innsbruck 1889, s. 218 vd.

  23. Yukarıya bakınız.

  24. Örneğin I. 25: Eşdeğer = mübadele edilebilir. "O (keten bezi) ancak değer olarak cekete eşdeğer ya da onunla mübadele edilebilir olarak ilişkilidir." "Ceket bir değer şeyi olarak keten beziyle eşitlendiğinde, onun içinde bulunan emek, ötekinin içinde bulunan emekle eşitlenmiş olur." Ayrıca bakınız S. 27, 31 (ceketlerin ve keten bezinin birbiriyle mübadele edilebildiği oran, ceketlerin değer büyüklüğüne bağlıdır), S. 35 (Marx'ın, birbiriyle değiştirilen yastık ile evdeki "gerçekten eşit olan" şeyi insan emeği olarak açıkladığı yer), S. 39, 40, 41, 42, 43, 50, 51, 52, 53 (meta fiyatlarının –ve yine yalnızca gerçek olanların!– çözümlenmesi, değer büyüklüğünün belirlenmesine götürür), S. 60 (mübadele değeri, bir şeye harcanan emeği ifade etmenin toplumsal tarzıdır), S. 80 ("fiyat, metada nesneleşen emeğin para adıdır"), S. 141 ("aynı mübadele değeri, yani nesneleşmiş toplumsal emeğin aynı niceliği"), S. 174 ("Genel değer yasasına göre, örneğin 10 lbs. iplik, 10 lbs. pamuk ve 1/4 iğin için bir eşdeğerdir ..., eğer bu eşitliğin her iki yanını üretmek için aynı emek zamanı gerekiyorsa") ve benzer biçimde sıkça.

  25. I. 52.

  26. Örneğin I. 14, Not 9.

  27. Adı geçen eser, S. 574, 582. Sombart bu iddiayı kendi adına sözcüğü sözcüğüne dile getirmemiştir, ama bu doğrultuda giden C. Schmidt'in bir ifadesini onaylar; bunu yalnızca tali bir ayrıntıda düzeltir (574); ayrıca Marx'ın değer öğretisinin tam da bu "hizmeti gördüğünü" söyler (582) ve her hâlükârda ona itiraz etmekten tamamen kaçınır.

  28. Nesnel etmenden çıkan ya da hiç değilse onunla belirtisel bir bağlantı içinde bulunan bir etki, kuşkusuz şu ya da bu biçimde, eylemde bulunanlarda bir güdülenme uyandırmak zorundadır; örneğin metinde kullanılan örneklerde, belki sinirlere etki eden temmuz sıcağı ya da kasvetli, melankoli veren sonbahar havası, intihara yatkınlığı artırabilir. O zaman "nesnel etmen"den kaynaklanan etki, âdeta sinir bozukluğu ya da melankoli gibi daha genel, tipik bir güdüye akar ve bu güdü aracılığıyla eyleme etki eder. Eylemlerdeki yasalılığın, güdülerdeki yasalılık olmaksızın beklenemeyeceğinde, Sombart'ın l. c. S. 593'teki gözlemine karşı da kesinlikle ısrar ediyorum; ama bunun yanında –ki Sombart kendi metodolojik bakış açısından belki bununla yetinecektir– insan eylemlerindeki nesnel yasalılıkları, onların güdülenme sürecini bilmeksizin ve anlamaksızın da algılayabileceğimizi ve tümevarımla saptayabileceğimizi tümüyle olanaklı sayıyorum. Yani yasalı güdülenme olmaksızın yasalı eylemler değil, ama yasalı eylemlere dair bilgi, bunlara ait güdülenmeyi bilmeksizin – evet, bu mümkündür!

APA
Chicago
German historical style